20 Eylül 2013 Cuma

BURUN FARKIYLA İSTANBUL

BURUN FARKIYLA İSTANBUL

Ümmühan Kazanç

İstanbul’da hala keşfedilmeyi bekleyen o kadar çok güzellik var ki, her geçen gün şaşkınlığımız artıyor. Tarihi, doğası, kültürel yaşamı yüzlerce gizi barındırıyor sınırları içinde. Bir şehir turumuzda fark ettik ki, İstanbul burunlarıyla da apayrı bir dünya. Kimisi kendi sessizliğine gömülmüş uzaklarda, sadece bir deniz fenerine ev sahipliği yapıyor. Kimisi kalabalık, neşeli ve popüler. “Şehrin canlı hayatına bir de burada tanık olun” diyor sanki. Oradan denize daha yakınsınız, esinti daha kuvvetli, akıntı ve çalkantı daha şiddetli. Bir de burun farkıyla İstanbul’u yaşayalım ve sizlere aktaralım istedik. “Burun” kelimesini gönül rahatlığıyla sarf ettik yazımızda. Burnu oldukça büyük olduğu için bu kelimenin kullanılmasını yasaklayan Sultan II. Abdülhamit artık bizi duyamaz.
Turumuza Avrupa yakasından başlıyoruz, ilk durağımız Sarayburnu. Haliç ile Marmara Denizi arasında yer alan burna, M.Ö. 7. yüzyılda ilk olarak Megaralılar yerleşmiş ve kente Byzantion adı verilmiş. Akropolis ve etrafında çeşitli pagan mabetleri inşa edilmiş, Bizans Dönemi’nde ise Mangena sarayı, çeşitli kiliseler ve Ayasofya Sarayburnu’nda yerini almış. Bugün tüm ihtişamı ile İstanbul’a deniz yolundan gelenleri karşılayan Topkapı Sarayı Osmanlı Dönemi’nde yapılmış. Adını buradaki saraylardan alan burun, günümüzde Gülhane Parkı, geniş yürüyüş alanları, restoran ve çay bahçeleri ile büyük ilgi görüyor. Deniz akıntılarının ve çalkantılarının en güçlü olduğu bu noktadan, Marmara Denizi ve Boğazın seyrine doyum olmuyor. Denizden burna bakıldığında ise yeşillikler arasından fırlayan Topkapı Sarayı’nın kuleleri, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin minareleri benzersiz bir görsel şölen sunuyor. Ayrıca Sarayburnu Cumhuriyet tarihimizde de ilginç olaylara tanıklık etmiş. Samsun’a gitmek üzere Sarayburnu Rıhtımı’ndan hareket eden Atatürk anısına yapılan heykel, yeşillikler arasından boğazı kucaklıyor. 1926 yılında Avusturyalı heykeltıraş Krippel tarafından yapılan bu üç metrelik bronz Atatürk heykeli mutlaka görülmeli. 1924 Ağustos’unda Mustafa Kemal Sarayburnu'nda ilk kez şapka giymiş, 1928
Ağustos’unda ise burada Türk Alfabesi ile ilgili konuşma yapmış. 
Ortaköy’ün Kuzey sınırında yer alan Defterdar Burnu ise burada bulunan Defterdar Paşa Camii’nden almış adını. Şimdi, Ortaköy Camii olarak bilinen ve 1853-1855 yıllarında Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılan Büyük Mecidiye Camii, Ortaköy’ün sembollerinden biri. Ortaköy ve Defterdar Burnu’nda bulunan ve 17. ve 18. yüzyıllarda inşa edilmiş onlarca yalı, 1871 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı’nın yapımı için ortadan kaldırılmış. Esma Sultan ve Naile Sultan yalıları günümüze ulaşmayı başarmış ender yapılar. Boğaziçi Köprüsü’nün en güzel seyredildiği bu burunda yer alan kahveler, restoranlar, barlar ve sokak aralarına kurulan hediyelik eşya standları özellikle hafta sonları gençlerin uğrak yeri. Ayrıca iskeleden hareket eden küçük tekneler, keyifli boğaz turları için ideal. Gecesi ve gündüzü ile bambaşka bir eğlence kaynağı olan Ortaköy, İstanbulluların vazgeçemediği bir adres olma özelliğini koruyor.
16. yüzyılda muhteşem bağları, 19. yüzyılda ise çilek bahçeleri ile ün salan Arnavutköy’de bulunan Akıntı Burnu, İstanbul’un renkli köşelerinden biri. 18. ve 19. yüzyılda yalı ve köşkler ile kaplı olan semt, çeşitli büyük yangınlar sonucu, bu muhteşem yapılarını kaybetmeye başlamış. Akıntı Burnu’nda yer alan Hasan Halife Bahçesi, Sadrazam İzzet Paşa yalısı, Mektupçu İbrahim Efendi yalısı 1797 yılında çıkan bir yangında yok olmuş. Yine de Akıntı Burnu mevkiinde bugün yaşamlarını sürdürmeye çalışan yalılar, geçmişin haşmetini günümüze taşımayı başarıyor. Akıntı Burnu çevresinde yer alan geniş yürüme yolu, uzun sahil gezintisini sevenler için bulunmaz bir fırsat. Olta balıkçılığının en yaygın olduğu noktalardan biri yine Akıntı Burnu. Günün her saati, her yaştan kadın ve erkeğin buluşma noktası olan burun, tarihi iskelesi ve feneriyle şirin bir boğaz noktası. Lüks balık restoranları, barları ve modern kahveleri ile Arnavutköy ve Akıntı Burnu oldukça canlı ve renkli bir yaşam sunuyor.
Boğaziçi’nin bir başka keyifli semti Kireçburnu’nun adını Osmanlı Dönemi’nde burnun tam karşı yakasında bulunan kireç ocaklarından ya da buradaki kireç iskelesinden aldığı düşünülüyor. Yemyeşil doğası, temiz havası ile Osmanlı Dönemi’nin en önemli sayfiye yerlerinden olan bölge, bugün de bu özelliklerini korumayı başarmış. Ağaçlarla kaplı yamacı, sahildeki geniş ve uzun yürüyüş yolu, sahil lokantaları, boğaza açılmayı bekleyen gezinti tekneleri ile Kireçburnu, özellikle hafta sonu gezintilerini sevenlerin uğrak yeri. Üstelik boğazın Karadeniz’e açıldığı noktanın engelsiz seyredilebilmesi burayı diğer burunlardan farklı kılıyor.
Bir de İstanbul boğazında el değmemiş, sadece deniz fenerlerine ev sahipliği yapan burunlar da var. Bunlardan biri Çalı Burnu. Rumeli Kavağı’nı geçtikten sonra, yaklaşık yirmi kilometre ileride Garipçe Köyü’ne ulaşmanız gerekiyor. Özellikle doğa sporlarını sevenlerin ilgisini çekecek keyifli bir tırmanıştan sonra ulaşılan Çalı Burnu’nun tepesinde yer alan küçük bir deniz feneri boğaza Karadeniz’den giriş yapan gemilere yol gösteriyor. Tepelerden nefes kesen Karadeniz ve Anadolu Feneri manzarasını seyretmek ise tarifsiz.
Çalı Burnu’nun hemen karşı yakasında Fil Burnu ve daha sonra Kavak Burnu yer alıyor. Anadolu Kavağı’nı geçtikten sonra ulaşılan bu burunlarda da yerleşim yok ama İstanbul’un bozulmamış doğasının peşindeyseniz rotanız bu burunlar olmalı. Anadolu Kavağı’ndan Beykoz’a doğru ilerlerken karşımıza çıkan Selvi Burnu da sessiz sedasız yaşamına devam ediyor. Burası Beykoz balıkçılarının, balık avına çıktıkları bir iskeleyi barındırıyor.
İstanbul’un en eski yerleşimlerinden biri olan Kanlıca’nın da aynı adı taşıyan bir burnu var. Kanlıca Körfezi’nin güneyindeki bu çıkıntıya Lembos Burnu, Kıbrıs Muhassılı Burnu, Küçük Akıntı Burnu da deniliyor. Geçmişte yalıları, musiki alemleri ve tabii ki hala ününü koruyan yoğurdu ile tanınan semt, bugün sahildeki restoran ve kahveleri ile canlılığını koruyor. Burunda yer alan tarihi yalılar geçmişe tanıklık etmeye devam ediyor.
Kandilli Akıntı Burnu olarak da bilinen Kandilli Burnu, etrafını çevreleyen yemyeşil koruları ve ağaçlıkları ile görülmeye değer. İskelesinde yer alan balık lokantaları ve kahveleri keyifli bir gün geçirmek için mükemmel. Osmanlı Dönemi’nde bağları, bahçeleri, kasırları ve yalıları meşhur olan Kandilli, seçkin bir muhit olma özelliğini koruyor.
Boğaz’dan ayrılıp Marmara Denizi’ne doğru ilerlediğimizde Moda Burnu karşılıyor bizleri. 19. ve 20. yüzyılda İngiliz, Fransız, İtalyan aileleri ve onların yaptırdıkları muhteşem villaları ile tanınan Moda, plajı, iskelesi ve Deniz Kulübü ile dillere destan bir yaşamın sürdürüldüğü semtlerden biriydi. Şimdi çay bahçeleri, iskelesi etrafındaki şık restoranları ile özellikle hafta sonları oldukça ilgi gören burun, gün batımını seyretmek için ideal.
Adını 1562 yılında inşa edilen fenerden alan Fenerbahçe, hala burun kısmında bu tarihi fenere ev sahipliği yapıyor. Bizans Dönemi’nde yazlık sarayların, Osmanlı Dönemi’nde padişah bahçelerinin bulunduğu Fenerbahçe Burnu, bugün yine o günleri aratmayacak güzellikte bir parkı barındırıyor. Rengarenk çiçekleri, kahvaltı ve çay servisleri ile ünlü minik kahveleri ile hayatınızı renklendirecek bu park, her mevsim ayrı bir keyif sunuyor. 20. yüzyılın başında plajıyla da ünlü olan Fenerbahçe Burnu’nda bugün İstanbul Yelken Kulübü, Fenerbahçe Spor Kulübü ve Galatasaray Spor Kulübü'nün deniz sporları tesisleri sıralanıyor.
Çevrelerindeki yaşamları ile hafta sonu turları, akşam yemekleri, doğa gezintilerine olanak tanıyan burunlar, bizlere İstanbul’un burunlarıyla da bambaşka bir dünya olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.


Yazı: Ümmühan Kazanç, “Burun Farkıyla İstanbul”, Skylife, Ekim 2002, s.52-62.