20 Eylül 2013 Cuma

SHIRIN NESHAT: “Türkiye’ye gelmek evime dönmek gibi…”

SHIRIN NESHAT: “Türkiye’ye gelmek evime dönmek gibi…”

1957 yılında İran’ın Kazvin şehrinde doğan Shirin Neshat, uzun yıllardır New York’ta yaşıyor. Batı hayranı doktor babasının etkisiyle, Tahran’daki yatılı Katolik bir okula devam eder. Babasının Batı ideolojilerini benimsemesiyle, Neshat da Batı feminizminin bir biçimini kabul eder. İran Devrimi’nin başladığı dönemde Neshat, ülkesinden ayrılır ve Los Angeles’e sanat eğitimi almaya gider. Devrim’den bir yıl sonra San Francisco körfez bölgesine gider ve Dominican Kolej’e başlar. Daha sonra UC Berkeley’de üniversite, master ve güzel sanatlar master’ını tamamlar.
Okulunu bitirdikten sonra New York’a taşınır ve Storefront Sanat ve Mimari’nin yöneticisi Koreli küratör Kyong Park ile evlenir. Burada, ilerideki sanat yaşamında etkili olacak birçok farklı ideoloji ile tanışır. Bu süre zarfında ciddi anlamda bir sanat üretimi yoktur. 1990 yılında İran’a gider ve hatırladıkları ile gördükleri arasındaki ciddi fark onu şok eder. Neshat’ın ilk dönem fotoğraf serilerinde “Unveiling (Peçeyi Açma)” (1993) ve “Allah’ın Kadınları” (1993-97), kendi ülkesindeki İslami köktencilik bağlamında kadınlık kavramını inceler. Bu serideki tüm kadın portrelerinin üzerine kaligrafi uygular. Neshat, çalışmalarında çağdaş İslam toplumlarındaki kadınların sosyal, siyasal ve psikolojik deneyimlerinin boyutlarını ele alır. Ayrıca Farsça şiir ve kaligrafi kullanarak, şehit, sürgün alanı, kimlik ve kadınlık sorunları gibi kavramları inceler.
2001-02 yıllarında, şarkıcı Sussan Deyhim ile işbirliği yaparak “Logic of the Birds” isimli multimedya çalışmasını gerçekleştirir. Video çalışmaları arasında “Anchorage” (1996), “Shadow under the Web” (1997), “Turbulent” (1998), “Rapture” (1999) ve “Soliloquy” (1999) bulunuyor. 1999 yılında 48. Venedik Bienali’nde “Turbulent” ve “Rapture” çalışmaları ile “Uluslararası Ödül”e layık görüldü. 2009 yılında Shahrnush Parsipur’un aynı adlı romanından esinlendiği, uzun metrajlı “Women Without Men” filmiyle 66. Venedik Film Festivalin’de Altın Aslan ödülünü aldı. 2006 yılında, sanat dünyasının en önemli ödüllerinden olan The Dorothy ve Lillian Gish Ödülü’ne layık görüldü. Bugüne kadar dünyanın sayılı galeri ve müzelerinde sergi açan, bienal ve sanatsal etkinliklere katılan Neshat’ın eserlerini ilk satın alan kişiler arasında yine dünyanın bir diğer önemli kadın fotoğraf sanatçısı Cindy Sherman bulunuyor.


Sayın Shirin Neshat, sizinle röportaj yapmak büyük bir keyif. Çok teşekkür ederiz. Bazı çalışmalarınız 5. Uluslararası İstanbul Bienali’nde (1997) gösterilmişti. Fakat ilk kez kişisel bir sergi için İstanbul’a geliyorsunuz. Çağdaş Türk Sanatı takipçileri, dünyadaki diğer sanatseverler gibi sizin fotoğraflarınızı, özellikle “Allah’ın Kadınları” serinizi çok yakından biliyor. 1990’lı yıllardan bu yana dünyanın her yerinde kişisel ve solo sergileriniz oldu, fakat İstanbul’da ilk kez. Bu sergi hakkındaki duygularınızı öğrenebilir miyiz?
Öncelikle İstanbul’da sergi açmak çok heyecan verici. Evet söylediğiniz gibi çok uzun bir süre önce İstanbul’da eserlerim sergilenmişti. Eserlerimin içeriği bu süre zarfında çok değişti, o yüzden tekrar burada olmak çok güzel. Benim için bundan daha önemli olan Türkiye, benim için çok özel bir ülke. İran doğumluyum ve ülkelerimiz sınır komşusu. Ülkemden sürgün edildiğim içim ailem ile Türkiye’de buluşuyoruz. Ayrıca Türkiye ve İran’ın kültürel, politik ve duygusal açıdan birçok ortak yanı var. Benzer müzikler, benzer şiirler… Her ikisi de eski medeniyetler olduğu için birçok kültürel bağ var. Çağdaş olarak baktığımızda da aynı ilişkiler devam ediyor. Gerçekten bu sergi vasıtasıyla tekrar burada olmak büyük onur ve keyif. Yıllarca Batılı ülkelerde çalıştıktan sonra, Türkiye’de olmak çok güzel. Doğu’da sergi açtığım tek ülke Türkiye. Biliyorsunuz İran’da sergi açamıyorum, hatta ziyarete bile gidemiyorum. Türkiye’ye gelmek evime dönmek gibi bir duygu benim için.

10 Mayıs’ta Dirimart’ta ve 11 Mayıs’ta santralistanbul’da yapılacak sergi açılışlarınızda bulunacaksınız. İstanbul’da ziyaret etmek istediğiniz yerler var mı? Belki de İstanbul yeni bir fotoğraf seriniz için ilham kaynağı olur?
İstanbul’u gezmek için defalarca geldim, çok yakından bildiğim bir şehir. Kapalıçarşı’ya tekrar gitmeyi çok isterim, turistik bir gezi yapmayı düşünmüyorum. Bunların hepsini zaten gördüm. Sadece etrafta yürümek istiyorum. Pera Palas ve Büyük Londra Oteli’ni çok seviyorum. İstanbul Bienali için geldiğimde Büyük Londra Oteli’nde kalmıştım. İstanbul’da arkadaşlarım var. Aya Sofya, Mısır Çarşısı, Kapalıçarşı hepsi müthiş. Bence dünyanın en güzel şehirlerinden biri İstanbul. Manzara, insanlar, şehrin kokusu ve sesleri… Sanırım buraya aşığım. Şehrin enerjisini tekrar hissedeceğim için çok heyecanlıyım. Sergi için ailem de İran’dan geliyor. Babam, kız kardeşlerim ve onların çocukları… Onlarla zaman zaman İstanbul’da buluşuyoruz. Onlar da çok heyecanlı, uzun zamandır birbirimizi görmedik. İstanbul’a son geldiğimizde kız kardeşimin kızı burada evlenmişti. Ailemden yüzlerce kişi buradaydı. Daha sonra Bodrum’a gittik. Harika anılarımız oldu. Tabii ki bu arada İstanbul’da fotoğraf da çekiyorum. İstanbul Bienali için geliyorum şehre. Bir de Mardin’de iki video çektim, orayı da çok seviyorum ve çok özledim.

“Mourners (Yas Tutanlar)” olarak adlandırdığınız yeni fotoğraf seriniz Dirimart’ta sergilenecek. “Yas Tutan İnsanlar” konusunda çalışmaya nasıl karar verdiniz ve neden Mısır’da çalıştınız?
“Mourners (Yas Tutanlar)” serisinin yanı sıra başka fotoğraflar da olacak. 2012 yılında oldukça geniş çaplı bir çalışma olan “The Book of King” fotoğraf serimi New York’taki galerimde sergilemiştim. Bu seri Arap Baharı, İran’daki “Yeşil Hareket” ve genç insanlarla ilgiliydi. Genç insanların daha fazla demokrasi ve değişim için verdiği inanılmaz mücadeleyi ve enerjilerini sorguluyordu. Bir fotoğraf enstalasyonunda 65 fotoğraf vardı. Bazıları İstanbul’da çekilmişti. Geçen Kasım ayında Mısır’a gittim, çünkü Devrim’den sonra, üzüntü, kaybetme, ümitsizlik, hayal kırıklığı duyguları vardı. Ayrıca İran ve Orta Doğu’daki “tutku” duygusu da çok ilgimi çekti, birçok insan öldü. Sokaklardaki duygu çok üzüntü vericiydi. Mısır’da aynı zamanda başka bir film için de çalışıyorum. Devrim’den önce, Devrim boyunca ve Devrim’den sonra yaşananları görme imkanım oldu. Derin bir “kayıp” duygusu vardı. Bir grup fotoğraf çekmeye karar verdim. 2012 yılında sergilediğim “The Book of King” fotoğraf serim genç aktivist insanlar hakkındaydı. Buradaki portreler korkusuz, güzel ve cesurdu. Bu yeni serimde ise, bu insanlarla ilişkili olan kişileri fotoğrafladım. Yaşananlara şahit olan aile bireyleri ya da yaşlı insanlar. Belki onlar da yakınlarını kaybetmişti. “Mourners (Yas Tutanlar)” serisindeki fotoğraflar “kişisel ve ulusal kayıplar” hakkında. “Mourners (Yas Tutanlar)” serisi, çok geniş çaplı bir çalışma olan “The Book of King”in en son parçası. Fotoğraflar Kahire’deki stüdyomda çekildi. Bu insanlar, sıradan, çalışan sınıfa ait ve çok fakirler. Onlarla duygularını, hikayelerini paylaşmaya çalıştım. Ayrıca benimle birlikte fotoğrafları çekmeme yardımcı olan fotoğrafçı da sadece iki ay önce, 22 yaşındaki kızını kaybetmişti. Onlarla, keder ve kayıp duygusu hakkında konuştuk. İnsanlar ağlıyor. Bunları fotoğraflamak çok üzücüydü. O yüzden bu seri Arap Baharı’nın son bölümüne adandı.

Sanatsal kariyerinizin başından bu yana Müslüman toplumların sosyal, kültürel ve dini kodlarına ve kadın-erkek gibi bazı karşıtlıkların karmaşıklığına gönderme yapıyorsunuz. Ayrıca çağdaş İslam toplumlarında kadın kimliği, yeri ve rolünü vurguluyorsunuz. “Mourners (Yas Tutanlar)” serinizin sanatsal ve sosyal katmanlarına baktığımızda bize neler söylüyorlar. 1979 İslam Devrimi’ne gönderme yapan “Allah’ın Kadınları” (1993-97) serinizden farklı olarak erkek portreleri de kullanmaya başladınız? Yine Orta Doğu’da yaşanan değişimlerin ve Arap Baharı’nın izlerini görüyoruz sanırım.
Daha önce benim çalışmalarımda kadın ve erkek arasında büyük bir ayrım vardı. Şimdi yeni çalışmalarımda onlar birbirine çok daha yakın. Evet, çok haklısınız. Eğer benim ilk fotoğraflarımı düşünürseniz, “Allah’ın Kadınları”nda olduğu gibi, bu dönem İran’daki İslam Devrimi’ne denk geliyordu, din gerçek amacından uzaklaşmış ve çok baskındı, temel olarak kadın ve erkek birbirinden çok ayrıydı. Ayrıca kadınlar boyun eğiyor ve İslam dininin değerleri ile hareket ediyorlardı. Bugün, İran toplumuna, “Yeşil Hareket” döneminin fotoğraflarına ve videolarına bakarsak, sokaklarda en az erkekler kadar protesto yapan kadınları da görebilirsiniz. Bu durum tarihte yeni bir sayfaya işaret ediyor, yeni nesil daha eğitimli, kadınlar daha eğitimli, kadınların hiçbiri itaatkar, pasif ve kurban değil. Bu kadınlar, erkekler kadar aktif ve eğitim düzeyleri çok yüksek. Kadınlar, umutları tükenmiş görünmüyor, feminist de değil, erkeklerden nefret etmiyorlar, aksine çok feminen, çok güzeller, çok güçlüler ve kararlılar. Kadın ve erkek arasındaki ayrımcılık yavaş yavaş yok oluyor. İran’ın yeni nesli, din ve politik ideoloji ile ilgilenmiyor, onların ilgisini çeken demokrasi, özgürlük ve adalet. Bugün İran tarihini temsil eden resim bu. Eğer “Allah’ın Kadınları”ndaki eski fotoğraflarıma bakarsanız, buradaki portrelerin hepsi kadın ve dindar. Hatta yeni fotoğraflarımda kadınlar peçe bile takmıyor. Dinin hayatlarını yönetmesi ve kadın-erkek ayrımı fikrini reddediyorlar. Benim çalışmalarım gerçekten İran tarihindeki değişikliklerin yansıması.

Sizin hüzünlü portrelerinizi ileride gülerken görebilecek miyiz?
Aslında onlar ağlamıyor. Aslında hiçbir şey yapmıyorlar. Benim fotoğraflarımın çoğunda insanlar sadece bakıyor. Duygularını gerçekten göstermiyorlar. Evet, son seride ağlıyor gibi görünebilirler. Ben de onların gülmesini çok isterim ama 30 yıldan fazladır yas tutuyorlar ve hüzünlüler.

Ayrıca “Turbulent”, “Rapture”, “OverRuled” isimli üç video çalışmanızı da fotoğraf serginize paralel olarak santralistanbul’da izleme şansımız olacak. 1999 yılında 48. Venedik Bienali’nde “Turbulent” ve “Rapture” çalışmalarınız ile “Uluslararası Ödül”e layık görülmüştünüz ve tanırlılığınız uluslararası boyuta ulaşmıştı. “OverRuled” ise Performa’nın 4. edisyonu için hazırlanmıştı ve 2011 Kasım’ın da gösterilmişti. Ses ve şarkı, video enstalasyonlarınızın önemli unsurları. Bu videoların kavramsal altyapısı ve içeriği konusunda neler söyleyebilirsiniz? 
Bu üç video çalışmamı birlikte sergilemek gerçekten çok önemli. Çünkü video işlerimin evrimini, çalışmalardaki değişiklikleri ve benzerlikleri gözler önüne seriyor. En son işim “OverRuled” ve “Turbulent”e bakarsanız, her ikisi de protesto hakkında. “Turbulent” videosunda kadınlar, geleneksel müziğin sınırlarını kırmaya çalışıyor. “OverRuled” videosunda ise, iki şarkıcı hükümeti protesto ediyor. “Rapture”da da aynı şekilde, cinsiyetler arasındaki eşitsizliklere bir karşı çıkış var. Kadınlar okyanus kıyısına geliyor, bir bota binip uzaklaşıyor ve erkekler kıyıdan bakıyor. Üç çalışma da benim sanat kariyerimdeki değişimleri gözler önüne sererken, müzik ve insanların güç için savaşma fikrini sorgulamaya olan tutkumu da anlatıyor. Protesto, savaş benim çalışmalarımda sürekli ortaya çıkan temalar. Bu çalışmaların hepsi siyah-beyaz. Sanırım benim videolarımı daha önce izleme şansı bulamayan Türk izleyicilerin, benim fikirlerimi anlaması için, küratörün bu üç videoyu seçmiş olması güzel bir fırsat.

“Book of Kings” (2012) fotoğraf serinize kadar, “Women Without Men” gibi daha çok film ve video çalışmalarınıza ağırlık vermiştiniz. Tekrar portre çalışmalarınıza geri döndünüz. Shirin Neshat’ın sanatı dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen imge, portrelerin üzerine uygulanmış şiir ve kaligrafi. Şiir ve kaligrafi tutkunuz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Video çalışmalarımda müzik, fotoğraflarımda şiir kullanmam benim için bir çeşit duygu aktarımı. Çalışmalarım sosyo-politik içeriğe sahip. Müzik ve şiir sayesinde, işlerimin politik boyutlarını tarafsızlaştırabiliyorum. Kaligrafi de aynı işleve sahip. Fotoğrafın üzerine yazdığım zaman, bir çeşit ses etkisi yaratıyor. Fotoğraflar sembolizm ile çok fazla yüklenmiş durumda ve birçok konuya gönderme yapıyor. Ve fotoğraflar oldukça karanlık. Kaligrafi onların daha güzel ve daha şiirsel görünmesini sağlıyor. Benim için videoda müzik, fotoğrafta kaligrafi kullanmanın aynı şiirsel ve duygusal ilişkisi var.

Detroit Institute of Arts’ın organize ettiği çok önemli orta-kariyer retrospektifiniz 7 Nisan’da açıldı ve 7 Temmuz’a kadar izlenebilecek. Neden Detroit?
Bu retrospektif beni çok heyecanlandırıyor çünkü bugüne kadar benim çalışmalarım ile ilgili yapılmış en geniş kapsamlı sergi. Ayrıca Detroit de çok büyüleyici, benim Amerika’daki en favori şehrim. Mücadele eden bir şehir. Zengin tarihi, mimari mirası var. Güçlü bir halkı var. Ayrıca ırkçı ayrımcılık nedeniyle, beyazların çoğu şehri terk etmiş durumda. Daha çok zenciler yaşıyor. Burada çok fazla şey yaşanmaya devam ediyor, müzik, sanat ve kültür etkinlikleri çok önemli. Detroit çelişkiler şehri, benim çelişki, güzellik kavramlarına dayanan çalışmalarıma çok uyuyor. Politik gerçekleri de temsil eden bir şehir. Sergimin burada olması fikri çok hoşuma gidiyor ve gurur duyuyorum.

Bildiğim kadarıyla “Women Without Men”den sonra ikinci uzun metrajlı filminiz ve Katar Ulusal Müzesi’nin siparişi olan bir video üzerinde çalışmaya devam ediyorsunuz. Bu gelecek projeleriniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Evet, şu anda Mısırlı şarkıcı Oum Kolthum (Ümmü Gülsüm) ile ilgili filmim üzerinde çalışıyorum. 1975 yılında yaşama veda eden ikon bir isim. Kadın olan bu şarkıcı, 20. yüzyılın en önemli figürlerinden biri. Sanırım birçok Türk dinleyici onun şarkılarını biliyordur. İki buçuk yıldır kendimi bu işe adadım ve Mısır’da birçok araştırma yaptık. 2014 yılında gösterime sunmayı planlıyorum. Katar Ulusal Müzesi’nin siparişi ise bir video çalışması. Katar’ın kültürünün, insanlarının, manzaralarının özünü yansıtan bir çalışma olacak.

Son olarak okuyucularımız için bir mesajınız var mı?
Röportaj için çok teşekkür ediyorum. Umarım Türk sanatseverler sergimi gezerler ve keyif alırlar. İstanbul’u ikinci vatanım olarak görüyorum ve orada olmak için sabırsızlanıyorum.

Röportaj: Ümmühan Kazanç, Milliyet Sanat, 8 Mayıs 2013, s.67-69