10 Mart 2014 Pazartesi

PARMAK İZLERİYLE SONSUZLUĞA UZANAN İZLENİMLER


Sanat editörleri bazen ressamları tanımlarken “naif bir fırça” deyimini kullanır. Oysa Sayın Memik Kibarkaya’yı anlatırken “naif bir parmak izi” tanımını kullanmak gerekiyor. Zira O resimlerini yaparken, geleneksel resim malzemelerinden, tekniklerinden tamamen uzaklaşıyor ve kendi yöntemleriyle oluşturduğunu boyasını, yine kendine has tekniği olan parmaklarını kullanarak ve yine kendi keşfettiği özel bir kağıdın üzerine sürüyor. Adeta resmiyle tek vücut oluyor… Hem resimlerini hem de bir anlamda DNA’sını geleceğe taşımış oluyor. O çalışmaları ile ilgili şu iddialı ama bir o kadar düşündürten cümleyi söylüyor: “Sadece kendi oyunumu oynuyorum, adı da Tek Kişilik Tiyatro”.
Hiç resim eğitimi almayan Kibarkaya, 40 yıldan fazladır resim yapıyor, 30 yıldır sergi açıyor. Dile kolay, 50’den fazla kişisel sergi açmış. Kibarkaya’nın yeni kişisel sergisi, Tıp Bayramı vesilesiyle Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Giriş Fuayesinde 13 Mart - 13 Nisan 2014 tarihleri arasında izlenebilir. Naif parmak izimiz, yeni sergisi ve sanat yolculuğu ile ilgili sorularımızı yanıtladı.

RÖPORTAJ: ÜMMÜHAN KAZANÇ

Sayın Memik Kibarkaya, resim aşkı çocukluğunuzda başlamış, hatta aileniz tarafından bu tutkunuz engellenmeye çalışılmış. Bu günleri sizden dinleyebilir miyiz?
Daha ilkokula başlamamıştım, çamurla kayaların üzerine resimler yapardım. Çamuru boyamak isterdim hep ama çamur kendi rengindeydi, değiştiremiyordum. Ama Atom Enerjisi Kurumu’nda çalışmaya başladığımda, boyayı çamur haline getirebileceğimi gördüm. İşte o zaman hayalim gerçek oldu. Sanki Archiemedes gibi, ‘eureka yani buldum’ diye içten içe bağırıyordum. Evet, aileme göre resim yapmak günahtı. El hüneri gerektiren işlere elim yatkın olduğundan bir ardıç ağacından saz yapmaya kalkıştım. Anam ‘icat çıkarma’ oğlum demişti. Oysa ben keşfetme dürtüleriyle yüklüydüm sanki.

2000’li yıllara kadar yağlıboya, guaj, pastel gibi klasik malzeme ve teknikler ile resim yapıyordunuz. Ama o tarihten sonra sizi diğer ressamlardan ayıran en önemli özellik olan parmaklarınızı kullanmaya başladınız. Siz resimlerinizde malzeme olarak da kendi buluşlarınızı kullanmayı tercih ediyorsunuz. Kıyma makinesinden geçirilmiş ya da kilo ile ezilmiş pastel boya gibi. Çamur haline getirilmiş boya, atom enerjisinde kullanılan kimyasal ayraç kağıdı ve parmaklarınız… Bu üçleme hakkında neler söyleyebilirsiniz. Ayrıca hiç resim eğitimi de almadınız. Usta sanatçı Van Gogh da bazı resimlerinde parmaklarını kullanıyordu.
2000’li yıllara dek hep resim yapıyordum. 2000 yılında keşfettiğim malzeme yani çamur boya, fırçaya bulanmıyordu, tuvalden de dökülüyordu. Daha sonra dayanıklı bir kâğıt olan, atom enerjisinde kimyasal ayraç olarak kullanılan kâğıda, resimlerimi parmaklarımla yapmaya başladım. Fırça yerine, silgi, meyve bıçağı ve parmaklarımı kullanıyordum. Boyaya bazı maddeler katarak kâğıdın öbür yüzüne de resmin silueti çıkıyordu. Bu işlemi bir kimyacı hocadan destek alarak yaptım.

Aslında Veteriner Hekimsiniz. Tarım Bakanlığı’nda çalışırken Sayın Fikret Otyam’ın bir cümlesiyle emekli olmaya karar veriyorsunuz. Bu ilham cümlesini anlatabilir misiniz?
Fikret Otyam’ın bir sergisine gitmiştim, ona resim yaptığımı söyledim. O da ‘hızlandırılmış kurslara gidiyorsunuz, kendinizi ressam sanıyorsunuz’ dedi ve beni azarladı. İnternette sitem var dedim, ‘ben anlamam, kumaşı görmem lazım’ dedi. Yanıma iki resim aldım ve 20 kilometre yolu bir taksi tutarak, hocamızın yanına gittim. Hayretlerle inceledi; ‘bu ne biçim iş, bayıldım’ dedi. Ne iş yapıyorsun diye sordu. Memurum dedim. ‘Git istifa et ya da emekli ol, resim yap’ dedi. O’nun sözünü dinledim ve üç gün sonra dilekçemi verdim, emekli oldum. ‘Pekiyi etmişsin’ diyerek kendi resmini çektirdi, git bunu çalış dedi ve onun resmini yaptım. ‘Notun tam on’ dedi. Sayın Otyam daha sonra beni bir dergide överek yazmıştı.

Kağıtlara parmak dokunuşlarınız ile boyayı sürerken kompozisyon oluşturmak daha zor değil mi? Yoksa bu dokunma hissi mi sizi cezbeden? Ayrıca tuval ölçüsü ile kendinizi sınırlamıyorsunuz sanırım. Kağıt üzerine çalışıyorsunuz ve kompozisyon açıldıkça kağıt eklemeye devam ediyorsunuz. Bu çalışma sisteminiz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Dokunma hissi heykel yapmak gibi. Resimle benim aramdaki duygusal ilişkide araç ortadan kalkıyor. Ben böyle hissediyorum. Ayrıca tuvalin sınırları belli, yani resmi kafese koymak gibi benim için. Ben kağıtlara sınırsız kağıt ekleyerek, özgür davranıyorum. Kâğıda kağıt ekleyip ilerleyerek, tuvalin beni teslim alması yerine, onu ben teslim alıyorum. Resimde sınırlar içine girmeyi sevmiyorum, bana göre özgürlüğümü alıyor, benim kullandığım sistemde kompozisyon uzadıkça resim de uzuyor. Bence özgürlüğümün sınırını ben koyuyorum. Ayrıca boyam çamur kıvamında olduğundan, parmaklarımın bazı yerde sert basınç uygulaması, bazı yerlerde ise tül gibi süzülmesi gerekiyor. Bu bana kuğunun dansı, piyanonun tuşuna dokunmak gibi bir his veriyor. Tüm bu nedenlerden dolayı sanırım bu tutkumdan vazgeçemiyorum.

Parmak izlerinizi kullandığınız için eserlerinizin taklit edilmesi imkansız. Bu size nasıl bir duygu veriyor?
Resmimin içinde binlerce parmak izim oluyor ve resimlerimde DNA yani genetik kodum var. İmzamı koymasam da o benimdir. Sahiplenme, var olma duygusu öne çıkıyor.

Resimlerinizde size en çok ne ilham verir? Bir yılda kaç resim yapıyorsunuz?
Bunun da bir dengesi yok bende. Bazen hiç yapmıyorum, bazen de sabahlara dek çalışıyorum. Resim yapmak duygu işi, ilham işi. Yani ilham geldikçe yapıyorum. Bir yılda tahminime göre elli resim yaparım.

Portrelerinizin yüzünde Anadolu insanının mutlulukları, acıları, yaşam koşulları çok açık olarak okunuyor. Bunlar genellikle tanıdığınız kişiler mi?
Resimlerimde Anadolu insanı nadasa bırakılmış tarla gibi. Yüzlerdeki derin çizgiler, gözlerdeki yorgunluk, kahve falı gibi… Baktıkça onun ruhunu tanıyorsunuz, geçmişi, geleceği, umudu, yorgunluğu kısacası birçok duyguyu okuyabiliyorsunuz. Aslında ne biliyormusunuz, zordur insan bedeni, ruhu, hastalıkları, savaşları, aşkları… O bedenlerde, o yüzlerde neler neler var. Bir gün karmaşık bir soyut resim yaparsam adını ‘insan’ koyacağım. Bana göre insan tanrıdan sonra gelen canlıdır, bir tek imkansız vardır o da tanrıdır. Onun yarattıklarını, buluşları ve keşifleriyle çözen de insandır. İnsan, karmaşık bir soyut resimdir.

Manzara ve peyzajlarınızda büyük İzlenimci sanatçıların etkisi hissediliyor. Çalışmalarını en çok sevdiğiniz Türk ve yabancı ressamlar kimler?
Hiç eğitim almadım. Doğuştan deyin, Tanrının bir lütfu deyin… “Beethoven’ı Anlamak” filmini bilirsiniz, iki kulağı da duymayan bir adam dünyanın en güzel seslerini çıkarıyordu. Asistanına; kızım aslında ben sağırım, bu notaları bana tanrı yazdırıyor demişti. Belki bana da bunları tanrı yaptırıyor. Tabii ki, etkilenmek, hissetmek çok önemli, bazen diken resmi yapıyorum ama biri bana şu tür resim yap dediğinde çok alınıyorum. Sanki ‘pazardan iki kilo patates al’ der gibi geliyor. Bir de sanatçıya destek anlamında resminizi alıyorum demişti bir sergimde bir bayan. Resmi geri aldım elinden. ‘Ne oldu’ dedi. ‘Git desteğini sokaktaki dilencilere ver’ dedim. Eğer biri resmimi aldığında evine asmamışsa, gidip iki katı parasını verip geri aldığım olmuştur. Heyecanla başladığım, sonunda heyecanım bitince yırttığım resimlerim var. Sonuna kadar bana heyecan veren resimler tamamlanıyor. Bir anımı anlatmak istiyorum: Birkaç yıl önce Sakıp Sabancı Müzesi’nde Rembrandt sergisi vardı, onu görmeye gittim Ankara’dan. Sergiyi gezerken birden bir el gördüm, Rembrandt’ın elleri ve çok heyecanlandım. Uçağa bindim Ankara’ya döndüm. Öyle bir el yapmalıydım, acele ile evime gelip, o fotoğrafı aradım, siyah beyaz bir resimdi, buldum. 1980’li yıllarda çektiğim bir fotoğraftı. İşte o resim Rembrandt’ın elleri oldu ve iki gün resmi seyrettim.
Elbette beni etkileyen ressamlar var: Claude Monet, Renoir, Cezanne, Delacroix, Van Gogh, İbrahim Çallı, İbrahim Safi, Naci Kalmukoğlu, Şevket Dağ. Onların çalışmalarından çok kopyalar da çalıştım. Hatta birçok müze gezdim: Prado, Dali ve Picasso müzeleri gibi. Haftada bir Ankara Resim Heykel Müzesi’ne giderim, Türkiye’ye gelen önemli ressamların sergilerini hep gezerim. Örneğin Pera Müzesi’nde açılan Rus Ressamlar Sergisi’nde Ilya Repin beni çok etkilemiştir.

40 yıldan fazladır resim yapıyorsunuz, 30 yıldır sergi açıyorsunuz. Şu anda resimlerinizin gördüğü ilgiden memnun musunuz? Resim sanatı ile ilgili ulaşmak istediğiniz en büyük hayaliniz nedir?
Ben kendi çapımda, ulaştığım yerde beni görenlerden övgüler alıyorum. Birçok televizyon programına katıldım. Açtığım sergilerde eleştiri yapan pek yok, sadece eline sağlık, ellerin dert görmesin, kutlarım kelimeleri var. Sanatsal eleştiri yok, kalıplaşmış tebrik sözlerini duyuyorum. En büyük isteğim Christie’s ya da Sotheby’s’de bir eserimin müzayedeye girmesi, tabii ki ölmeden ama çok az ressam ölmeden önce bu şansı yakalıyor. Geçenlerde Sotheby’s’de Lucien Freud’un öldükten sonra satılan bir resmi beni çok düşündürmüştü. Ayrıca Modigliani öldüğü gün bir yarışmada birinci olmuştu. Van Gogh’un hayattayken hiç resmi satılmamış, ancak bir resmini kardeşi Teo bunalıma girmesin diye almıştı. Fikret Mualla o ölümsüz eserlerini, şarap karşılığında değişmişti. Sanatçının perişan ölümü ve kaderi… Hele bizim ülkemizde son yıllarda açılan sergilere kaç kişi gidiyor, bu da işin ilginç yanı ama bu beni umutsuzluğa düşürmüyor sadece kendi oyunumu oynuyorum, adı da ‘Tek Kişilik Tiyatro’.

Bilgi için: www.memikkibarkaya.com