röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2015 Salı

DENİZ SAĞDIÇ: “RESİM YAPMAK, NEREDEYSE FELSEFE YAPMA EYLEMİ İLE ÖZDEŞTİR”

Deniz Sağdıç, “Ultramarine”, 2015,
tuval üzerine yağlıboya, 120x80 cm.
Deniz Sağdıç, “Tin” başlığı altında topladığı çalışmaları ile 29 Haziran - 13 Temmuz 2015 tarihleri arasında Mine Sanat, Bodrum Yalıkavak Palmarina Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor.

RÖPORTAJ: Hande Özdilim Yıldırım

H.Ö.- Bir sanatçı neden üretir? Örneğin bir ressamı, bir şeyleri resmetmeye sevk eden itkiyi, “sen” örneği üzerinden düşünmeye çalışırsak, seni üretmeye götüren süreç hakkında neler düşünüyorsun?
D.S.- İnsanlar olarak, binlerce yıldır dünyayı aklımız vasıtasıyla, şeyleri kavramsallaştırarak anlamlandırma sistematiğine alışmış durumdayız, en azından Nietzche’nin söylemiyle Sokrates’ten bu yana. Bu şeyler öteden beri doğada olan veya bizim, yani insanlığın yarattığı nesneler ile yine insan üretimi tüm olguları da kapsayan bir çerçeve. Bir şeyleri resmetme isteğimi uyandıran temel itki de bu düşünceden kaynaklanıyor. Evet, bu bir ağaç. Ağaç nedir? Bu şeye neden ağaç diyoruz? Kafamdaki ağaç imgesi nedir? İnsanların kafasındaki ağaç imgesi nedir? Bu bir ağaç ise ve ben bunun bir ağaç olduğunu biliyorsam, onu neden resmetmek isteği duyuyorum? Böyle söyleyince Pascal’ın meşhur ‘Özgün hallerine hiç hayranlık duymadığımız şeylere benzerlik yoluyla hayranlık uyandıran resimde nasıl bir kibir vardır’ sözü akıllara geliyor. Tabii burada Pascal’ın kibir olarak bahsettiği itki, kulağa geldiği anlamın çok ötesini kendinde barındırıyor. Pascal fark etmiştir ki resim yapmak, neredeyse felsefe yapma eylemi ile özdeştir. Buradaki ‘neredeyse’ belirtecini resimden yana kullanıyorum. Çünkü düşünce tarihi boyunca; sanatçı her zaman düşün insanının bir adım önünde yer almıştır. Çeşitli imgelemler, insana özdeş suretin ortaya konması, zihinleri, üzerinde düşünmeye sevk etmiştir. Tabi burada resim yapma fiiliyle örneklediğim durum, tüm sanatları kapsayan bir olgu. Fazlaca düşünsel derinliğe girmeden özetlemek gerekirse; bir ressam için resmetme eylemi; bırakın fırçayı bir yüzeye sürmeyi, bahsettiğim tüm bu düşüncelerden de önce, ressam olmaya karar verme anı ile başlar. Çünkü ressamın baktığı şey ağaç olmadığı gibi, tuvalinde görerek ağaç olarak anlamlandırdığımız da bir ağaç değildir. Ben tüm sanatçıların farkında olsun ya da olmasın, dünyaya bu gözle baktıklarına inanıyorum.


Deniz Sağdıç, “Portre”, 2015, çok katmanlı şeffaf yüzey ve renk pigmentleri, 70x100 cm.
H.Ö.- Günümüz sanatı çerçevesinde, sanatını ya da kendini nasıl konumlandırır sın?
D.S.- Günümüzde çağdaş sanat için; sadece duyulara hoş gelen, kuramsal anlamdan ziyade yüzey estetiği ile ilgilenen, boyutlarıyla yücelmeye çalışan bir sanat anlayışının hakim olduğuna dair bolca eleştiri var. Cümlenin başında günümüzde ve çağdaş kelimelerini bir arada kullanmama neden olan sorunsal da bu tartışma dahilinde. Çünkü aynı eleştiri ortamında bu terim de başlı başına bir tartışma platformu oluşturuyor. Çağdaş sanat derken bir kronolojik sınırlama yapmak ya da diğer taraftan çağdaşı bir kategori başlığı olarak ele almak, bir kelime oyunundan ibaret değilse, benim düşünceme göre sanatı zaten anlamamış olmaktır. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi bir resimde yer alan ağacı, ağaç olarak ele aldığınız anda zaten artık sanattan bahsetmiyorsunuz demektir.


Deniz Sağdıç, “Recurring”, 2015,
tuval üzerine yağlıboya, 120x80 cm.
H.Ö.- Senin ve yapıtlarınla ilgili konuşmalar/metinler, genelde “kendine has üslubu” cümlesiyle başlıyor. Gerçekten de hangi dönemine ait olsa da, çalışmaların izlendiğinde ayırdına çabuk varılan bir Deniz Sağdıç dokunuşundan bahsetmek mümkün. Bu olmasını istediğin bir etki mi?
D.S.- Gördüğünüzde ya da hissettiğinizde resmetmek, aktarmak, irdelemek istediğiniz aslında bir obje, durum veya duygu değil, bir mesele, sanatçının kendi meselesi. Tabi bu mesele kendinizle sınırlı kalmayan, aktarmak, göstermek veya paylaşmak istediğiniz bir sürece doğru evirilmekte. Bunun özünde gerçek olarak bilinenlerin sorgulanması meselesi yatıyor. Gerçek olarak bilinen diye bahsettiğim, sizin ve sizi, siz olarak kavramsallaştıran, sizin de içinde olduğunuz, ama sizin dışınızda kalan toplum ve doğa, kısaca tüm şeyler. Bu tümün ortaya koyduğu gerçek olarak bilineni irdelerken aslında bunu, tüm bu “tüm”e ifade etmeyi denemiş oluyorsunuz. Sanatçı olarak dünyayı görme şekliniz, aynı zamanda sizin dışınızda kalan tümün de bir süre sonra sizi anlama şekline dönüşüyor. Bu bakımından üslubunuz şeyleri görme ve yansıtma biçimi olarak özellikle yapmadığınız bir şey olsa da sizin dışınızdakilerin meselenizi kavrayabilmeleri açısından önemsediğim bir fonksiyon. Bu nedenle izleyenin imzamı görmeden bile bu çalışma Deniz Sağdıç’ın diyebilmesi, bu köprünün kurulabilmesi bakımından önemli bir konumda.

H.Ö.- Paylaştığın düşünceler çerçevesinde “Tin” başlığı altında topladığın çalışmalar için neler söyleyebilirsin?
D.S.- “Tin” 2013 yılının sonlarına doğru oluşturmaya başladığım bir dizinin adı. Temelde önceki dönem çalışmalarımla aynı üslup yaklaşımını korusa da ortaya çıkan formları oluşturan renk değerlerindeki değişimin, zihinde oluşturduğu imgelerle olan ilişkisini irdelediğim bir deneme niteliğinde. Her çalışmada farklı bir rengi temel alıp, bu rengin asgari derecede değiştirilmiş versiyonlarını, imgenin ve espasın oluşumuna katkıda bulunacak biçimde yaratmayı esas alıyor. Buda üretme eylemi zemininde “tin”in, sadece teknik gibi algılanan ama bahsettiğim zihinsel eylemlerle evirildiği yönü vurgulamayı amaç edinen bir başlık. Öyle ki bu diziyle oluşturmaya başladığım her çalışmanın benim için algısal bir idmana dönüşünü biraz da hayretle deneyimliyorum. Şimdi sesli dile getirince yine fark ediyorum ki, resim yapma eylemi sadece bir aktarım ve yansıtmadan öte kendinize de bir gösterim deneyimi.


Deniz Sağdıç, “WONDROUS PLACE”, 2015, tuval üzerine yağlıboya, 120x80 cm.

H.Ö.- Bu sergide yer alan, tuvalin dışında medyumlarda ve farklı teknikte çalışmalar da var.
D.S.- Bu sergide, izleyenlerin ilk defa görecekleri faklı teknikle oluşturduğum çalışmalarım var. Teknik olarak dile getirdiğim, görünenin ardında temelde çalışmamın kendi iç uzamındaki, diğer çalışmalara göre yapısal bir farklılık. Uzamsal boyut her ne kadar göreceli bir kavram olsa da duyusal olarak pigmentin klasik boyamadaki yığımının yarattığı görüsel etkiye benzer bir etkiyi, uzamsal derinlik ile de sağlamayı amaçlamakta. Tabi bu etki, yarattığı çok boyutlulukla birlikte izleyene de bir duyumsama özgürlüğü sağlaması bakımından heyecan verici.

Deniz Sağdıç, “REPEAT AGAIN”, 2015, tuval üzerine yağlıboya, 120x140 cm. 

H.Ö.- Bu sergi, aynı zamanda Mine Sanat Galerisi ile ilk çalışma ortaklığın olacak.
D.S.- Bir sanatçının, düşünsel olarak, zaman ve mekan zemininde kurmayı amaçladığı ilişki, öncelikle bu mekanın fiziksel özelliklerini çağrıştırsa da, mekanın kurumsal bağlamda ortaya koyduğu imge, duyusal ilişkinin çok ötesinde anlamları meydana getiriyor. Bahsettiğim anlamda, çalışmalarımı sergileyeceğim alanın, mekanı da aşan, Mine Sanat kimliği; bu sergiyi bambaşka okumalara taşıyor. Mine Sanatın neredeyse benimle yaşıt, 30. Kuruluş yıldönümünü kutladığı bir dönemde, bu projeyi yapabiliyor olmak benim için gurur verici. Özellikle Mine Sanat Galerisi’nin 30. Kuruluş yılı nedeniyle hayata getirilen üç ciltlik arşivsel yayın, 30. Yıl sergi ve belgeseli sayesinde tekrar hatırlama fırsatı bulduğumuz bu köklü ve başarılı geçmişin, Türk sanatına katkılarını düşündüğümde bir sanatçı ve sanatsever olarak bende yarattığı duygunun tam karşılığı; minnettarlık. Bu anlamda çoğu zaman birçok tartışmaya konu olan özel sanat galerilerinin, özellikle bizimki gibi görsel sanatlarla çok geç tanışmış ülkelerde bir sanat ortamının oluşmasındaki katkılarını göz ardı etmemek gerektiğine inanıyorum. Bu sergi vasıtasıyla Mine Sanat ailesinin bir parçası olacağım için mutluyum.


Deniz Sağdıç Atölyesinde.
BİLGİ İÇİN
Mine Sanat Galerisi | Mine Art Gallery
Merkez / Centre: Teşvikiye, Poyracık Sok. No:1/1 Yasemin Apt. D:5 Nişantaşı/İstanbul
Şube / Branch: Yalıkavak, Palmarina No: D105 Merkez Mah. Çökertme Cad. Bodrum / Muğla
T&F: +90(212) 232 38 13 | info@minesanat.com | www.minesanat.com

DENİZ SAĞDIÇ (Mersin, 1982)                                                                                                 
-Doğuş Üniversitesi, Plastik Sanatlar Yüksek Lisans Programı
(Başarı Burslu ile kabul) (2013 -2015)
-Mersin Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü
(Fakülte Birinciliği) (1999-2003)

KİŞİSEL SERGİLER:
“TİN”, MİNE SANAT GALERİSİ – BODRUM 2015
“TİN”, GÜNEŞ SİGORTA SANAT GALERİSİ – İSTANBUL 2014
“KADIN: MÜLK”,  RENART GALERİ – İSTANBUL 2014
“KADIN: MÜLK”, İŞ SANAT – İZMİR 2013
“DÜŞ VE GERÇEK”, PİNELO GALERİ – İSTANBUL 2012
“DÜŞ VE GERÇEK”, GAMA GALERİ –  İSTANBUL 2011

KARMA SERGİLER:
“MOONLIGHT I” NK Gallery – WASHINGTON 2015
“MADDENİN HALLERİ III” Armaggan Galeri - İSTANBUL 2015
“GİYİLEBİLİR SANAT” Summart Galeri -  İSTANBUL 2015
“NEW YORK  ARTEXPO 2015 – NK Gallery  – NEW YORK 2015
“SİVİL TOPLUM İÇİN DİYALOG” Uluslararası  Plastik Sanatçılar Derneği – İSTANBUL 2015
“KYOTO ART QUAKE 201- Kyoto Bienali – JAPONYA 2015
“SİVİL TOPLUM İÇİN DİYALOG” Pamukkale Üniversitesi – DENİZLİ 2015
“KURDELE” Galateart Galeri – İSTANBUL 2015
“AŞK’A RANDEVU” Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi – İZMİR 2015
“SİVİL TOPLUM DİYALOĞU İÇİN SANAT”, Çalıştay – DENİZLİ 2015
“TABOO”, İŞ SANAT – İZMİR 2015
“İKLİM DEĞİŞİMİ”, Bozlu Art Project – İSTANBUL 2014
“PEKER SANAT”, Karma Sergi – ANKARA 2014
“EGEART”, Karma Sergi – İSTANBUL 2013
“ALL ARTS İSTANBUL”, Meriç Aktaş Art – İSTANBUL 2013
“DİNAMO 1 Genç Sanatçılar”, Swiss Otel – İZMİR 2013
“KAV GENÇ SANAT” Karma Sergi – ANKARA 2012
“TÜYAP ARTIST 2012”, Meriç Aktaş Art – İSTANBUL 2012
“DÜŞ VE GERÇEK”, Karma Sergi, Galeri Miz – BODRUM 2012
“CONTEMPORARY İSTANBUL 2011”, Galeri Baraz – İSTANBUL 2011
“TÜYAP ARTİST 2011” Galeri Baraz – İSTANBUL 2011
“SUMMER LOVE II” Karma Sergi, Ekavart Galeri – İSTANBUL 2011
“KAĞIT İŞLER” Karma Sergi, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği – İSTANBUL 2010
“1968’in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı”, Çankaya Belediyesi  – ANKARA 2009
“1968’in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı”,  Piramit Sanat  –  İSTANBUL 2008
“ROMANTİZM” Karma Sergi, Bahariye Sanat Galerisi  –  İSTANBUL 2005
“4TH STREET ART”, Performans, Beyoğlu – İSTANBUL 2005
“SUMMER \ YAZ” Karma Sergi, Bahariye Sanat Galerisi  –  İSTANBUL 2005
“MONALİSTANBUL” Karma Sergi, Çekirdek Sanat Galerisi  –  İSTANBUL 2005
“ŞEFİK BURSALI RESİM YARIŞMASI” (Sergileme) – ANKARA 2004
“NURSEREN TOR ATÖLYESİ” Karma Sergi – MERSİN 2003
“Marmara Üniversitesi 3. Uluslararası Öğrenci Trienali” – İSTANBUL 2003
“30. Uluslararası Silifke Kültür Haftası” Karma Sergi – MERSİN 2003
“Hilton Oteli Karma Resim Sergisi” – MERSİN 2003
“Mersin Üniversitesi Geleneksel 3. Resim Yarışması” (Mansiyon Ödülü)  – MERSİN 2003
“Gaziantep Resim - Heykel Bienali”  – GAZİANTEP 2002
“Mersin Üniversitesi Geleneksel  2.  Resim Yarışması”  (Seçici Kurul Özel Ödülü) - MERSİN  2002
“Tarihi Mersin”  Baskı Resim Sergisi – MERSİN 2002
“1. Antalya Uluslararası Resim Festivali”  – ANTALYA 2002
“Çukurova Üniversitesi 10. Bahar Şenliği” Karma Resim Sergisi – ADANA 2001

“Mersin Üniversitesi Geleneksel 1. Resim Yarışması  (Mansiyon Ödülü)” – MERSİN 2001

25 Ekim 2013 Cuma

AHMET ELHAN: “Asıl gerçek, gerçeğin ne olup olmadığı sorusudur.”

Ahmet Elhan fotografik görüntülerinde zaman ve mekan kavramı ile ilgili ciddi tartışmalara giriyor, bu ilişkiyi kurcalıyor, irdeliyor, parçalıyor ve sonra tekrar birleştiriyor. Bu sorgulamanın altında yatan asıl gerçek ise Elhan’ın sanat tanımına göre gerçeğin ne olup olmadığı sorusu.

Fotoğraf: Ahmet Elhan, “Yerler (Ayasofya3)”, 2008, (© Ahmet Elhan).

RÖPORTAJ: ÜMMÜHAN KAZANÇ

Sayın Elhan, Grafik Tasarım ve Sinema eğitimi aldınız. Gerçi hepsi birbiri ile ilgili alanlar ama fotoğraf sanatı ile devam etmeye nasıl/niçin karar verdiniz?
Aslında karar değişikliği olmadı. Ben lise yıllarında fotoğrafla ilgilenmeye başladım, sonra eğitimimi bu alanda yapmak istedim. Malum sınavlar ya da sistem sizi bir üniversiteye yerleştiriyor. Üniversite sınavı sonucunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim. Fakat ben illaki güzel sanatlar okumak istiyorum ama fotoğraf, sinema bölümü yok. Fotoğraf ile uğraşabileceğim en yakın alan ne diye sorduğumda bana grafik tasarım ve tekstil dediler. Tekstil alanında fotoğraf daha çok kullanılıyor. Ama direkt fotoğraf derslerinin olduğu bölüm grafik tasarımı dediler, ben de o zaman grafik bölümünü seçtim. Grafik bölümünü seçme nedenim fotoğraftır. Fotoğraf bölümü olsaydı seçerdim fakat bugün iyi ki yokmuş diyorum çünkü başka disiplinlerde yetişip diğerinden destek almak çok yararlı. Sonra da sinema şöyle gelişti. Grafik tasarımı bölümünde okurken, o sıralar seri fotoğraflar vardı, kabaca fotoroman gibi diyebiliriz. O zaman kavram denmezdi, bir konu etrafında 6-10 fotoğraf çekilir ve bir şey anlatılırdı. Bunlar ilgimi çekmeye başladı. Bu öyküleme aynı zamanda bir film mantığı da güdüyor. Bir de grafik tasarımında canlandırma (animasyon) dersleri vardı. Bir yandan da İstanbul’daki kültür sanat merkezlerinde çok film izliyordum. Hatta benim bitirme tezim yine bir film story board’uydu. Sonra da sinema alanında yüksek lisans yaptım.

Fotoğraf serileriniz üzerinden sizin sanatsal gelişiminize bakmak isteriz. “İkiler”, “Zaman Mekan”, “Manzaralar”, “Yerler” olarak gruplandırabileceğimiz bu serilerinizde sizin fotoğraf-sanat ilişkinizi nasıl okumalıyız?
Belki kaba dönemsellikten bahsedebiliriz. Daha öncede başka serilerim var. Ben serilerle çalışmakta şöyle bir yarar buldum. Bu benim kişiliğime daha yatkın. Hem aldığım eğitimler hem de çalıştığım alanda, hem tasarım hem sinema hem de fotoğraf yaptığım için, bir alandan diğerine sürekli geçiş yapıyorum. Fotoğraf serisi de olsa bir alanda kendimi tatmin edemiyorum. Birkaç şeyi aynı anda yürütüyorum. Bu serilerde de bazen biri durur, diğeri daha öne geçer. Uzun zamandır özneli, figürlü işlerim ortalarda yoktu. Şu anda bu konu ilgili bir seri üzerine çalışıyorum. Her bir seri bir diğerinden besleniyor. Bir seri üzerine çalışırken yeni bir şey öğrendiğimde diğer seriye uygulayabiliyorum. Bir yandan da insanın deneyselliğini geliştiriyor. En çok buna önem veriyorum. Ben kendi sanatım için söylüyorum, bir imza olmak bana bir dezavantaj gibi görünüyor. Kemikleşmiş hemen tanınabilen bir imza olmayı iyi görmüyorum. Ama onun genelinden bir sanat toplamı çıkartmak bana ilginç geliyor.

“Yerler” serisi ile fotoğrafta farklı bir boyuta geçtiğinizi görüyoruz. Burada devreye fotoğraf ve yoğun teknoloji birlikteliği giriyor. Bu değişikliği nasıl açıklıyorsunuz? 2007 yılından bu yana geliştirerek bu seriye devam ediyorsunuz. Sizin dünyaya ve sanata bakış açınızı bu serinin en iyi şekilde anlattığını söyleyebilir miyiz?
Sanata ve dünyaya bakış açımı bu serinin en iyi yansıttığını söyleyemeyiz. Az önce de izah etmeye çalıştığım gibi bu benim bir parçamı teşkil ediyor. Diğerlerinin toplamından belki bir bakış ortaya çıkabilir. Bu yerler serisinin başlangıcının aslında dijital sanat ile hiç ilgisi yok. İlk örnekler film olarak yapıldı. Buradaki dijital bir kolaylaştırıcılık, hızlandırıcılık. Bir de maliyeti düşürüyor ve anında görebiliyorsunuz. Film çekmek, onları banyo etmek ve basmak çok uzun ve gereksiz bir süreçti bu iş için. Dijitalin böyle katkıları oldu. Zaman içinde tabii ki bir seri ile uğraşırken baştaki prensiplere bağlı kalarak ilerlemiyorsunuz, yaptıkça yeni şeyler keşfedip değiştiriyorsunuz. Şimdi dijital, renkleri düzenleme, kompozisyondaki kimi şeylerin yerlerini değiştirme gibi konularda bana müthiş yarar sağlıyor. Ama elimden tüm imkanlar alınsa, ben bu işlemi filmle de yapabilirim.

Fotografik görüntülerinizde zaman ve mekan kavramı ile ilgili ciddi tartışmalara giriyor, bu ilişkiyi kurcalıyor, irdeliyor, parçalıyor ve sonra tekrar birleştiriyorsunuz. Bu sorgulamanın altında yatan itici güç ya da asıl gerçek nedir?
Asıl gerçek, gerçeğin ne olup olmadığı sorusudur. Sonuçta bütün bu yaptıklarımız bir sorgulama. Herkes çeşitli biçimlerde sorgulama yapıyor. Benim sanat tanınım içinde de benim yaptığım sorgulama yer alıyor. Zaman ve mekan her birimizin kendi algısına göre şekillenen bir kavram ikilisi değil. Tam tersine zaman ve mekan büyük ideolojiler tarafından bize empoze edilen kavram ikilisi. Fotoğraf kendisi araç olarak, bir görüntü olarak tam da 19. yüzyılın başında bu zaman mekan kavramının yeniden anlamlandırıldığı bir dünyada ortaya çıkmış bir buluş. Çok uzun zamandır gelmekte olan bir düşüncenin teknikteki bir uygulaması. Dolayısıyla fotoğrafı ben paramparça etmeyi, oradan alıp buraya yapıştırmayı bir görsel oyun olarak algılamıyorum, öyle kurmuyorum. Bunların her birini bütünsel zaman, geri dönüşlü zaman, sarmal zaman gibi her anlayışın zaman-mekanı yorumlamasını ele alarak onu parçalarına ayırıyorum. Sonra tekrar birleştirme işi biraz da bakan tarafından çözümlenebilecek bir durum haline geliyor. Ben bir sorunu ele alıp kendimce ona yeni sorular ekleyerek ortaya bırakıyorum. Ama bunun bir felsefi metin eşliğinde, bir bilgi kanonu şeklinde ortaya çıkmasını hiç hedeflemiyorum. Çünkü sonuçta ben bir biçim ile uğraşıyorum. Bu biçimi kurmaya çalışıyorum, o biçimin kendi dilini bulmaya çalışıyorum. Benim işim biçimle. Ben sözel bir sanatçı değil, görsel bir sanatçıyım.

Fotoğraflarınızda benim en çok dikkatimi çeken insan ya da figür öğesinin olmaması. Bu yaklaşımınızı nasıl açıklayabilirsiniz? Gerçi 1993 yılında çalıştığınız “F/Otoportreler” seriniz var ama orada da portreler zamansız ve mekansız…
Zaman ve mekanın içinde her şey eriyor. Aslında onun içinde var oluyoruz, yani üçüncü ve dördüncü boyutun içinde yaşamı kurabiliyoruz. Tek ve iki boyut sadece teoride var, uzayda hiç iki boyutlu bir şey yok, her şeyin mutlaka bir derinliği var. Yaşamımız, bütün düşünce kalıplarımız üçüncü ve dördüncü boyut içinde şekilleniyor. Zaman ve mekanı bir üst kavram olarak koyup, altında el verdiğince onun belli dallarına eğiliyorum. Oralarla ilgili sorular soruyorum kendime. Ama dediğim gibi kimi zaman insan; geri gidiyor, kimi zaman öne çıkıyor. Sizin sadece kavramlarla alışverişiniz değil, aynı zamanda yaptığınız işin, o biçimin sizi sürüklediği yerler de var. Portre çalışmalarım çok var ama çok göstermedim. Sokaklarda gezinip çok fotoğraf çekerim ama o çalışmaları göstermedim. Ayna kuramı benim sanat tanımım içinde en altlarda yer alır. O yüzden de bu çalışmalarımı çok sergilemedim.

Biraz da kullandığınız teknik hakkında bilgi almak isteriz. İstediğiniz görüntüyü yakaladıktan sonra iki boyutlu işler haline gelen kadar hangi süreçlerden geçiyorlar?
Birinci aşaması bir mekanın bana biçimsel olarak hitap etmesidir. Yani mimarinin bazı özelliklerinin olması, bu özelliklerin benim istediğim şeye, işime hizmet etmesidir. İkinci aşama orada bir noktanın saptanın, soldan sağa, yukarıdan aşağıya, beş derecelik açılarla çekilmesi. Sonra bu görüntülerin hepsinin bilgisayar ortamında yan yana yapıştırılması. Çünkü binlerce fotoğraf karesi var. Bunlar herhangi bir görüntü işleme programı yardımıyla çoğaltılıp, dizilmiyor. Her biri tek tek çekim. Bu görüntü ortaya çıktıktan sonra bunun üzerinden tekrar değerlendirme yapıyorum. Nereleri açacağım, nereleri koyultacağım, nereleri öne çıkartıp ya da geriye çekeceğim ona karar veriyorum. Şimdilerde ise bu bütünlüğü de parçalıyorum, şimdiye kadar gördükleriniz parçalı bir bütünlük gösteriyor fakat yine de bir akışkanlığı var. Ama yeni işlerimde bu da ortadan kalkıyor, bunları dikey şeritler halinde parçalayıp, yerlerini de değiştiriyorum. Bu sefer tamamen başka biçimler oluşturmaya çalışıyorum. Var olan bir mimariyi zaten başka bir hale getiriyorum, sonra kendi getirdiğimden de sıkılarak onu da daha başka bir hale getiriyorum.

Bir çalışma için kaç görüntü çekiyorsunuz?
32x72, yani 2.300 tane.

Genelde görüntü kaynağınız İstanbul ve İstanbul’daki mekanlar. Nedir sizin için İstanbul’u özel kılan? Ama biz izleyicilerin İstanbul ile ilgili perspektif ve manzara algımızı bozuyorsunuz ve yeniden kurmamızı istiyorsunuz.
İstanbul yaşadığım yer. Bu perspektifi bozmayı özellikle istiyorum. Çünkü fotoğraf tamamen perspektifizm ideolojisine bağlı hareket ediyor. Tek bir kaçış noktası prensibine göre hareket ediyor. Böyle bir şey olduğu zaman da o materyalin başka nereye doğru gideceğini fotoğrafçı araştırmıyorsa, çok kolay bir şey yapıyor. Çünkü objektifin önünde cereyan emekte olanları çekiyoruz. Öykü ile hikayenin tatları ile uğraşıyoruz. Sonra da o hikayenin tatlarındaki çeşitli dozlara göre kendimizi yine kendimiz öncü, muhalif, gerici, tutucu, modern gibi tanımlıyoruz. Aslında hepimizin yaptığı aynı aletle, aynı beyinle bakmak. Fakat sonra kendimize belli kisveler giydirmek, belli roller biçmek. Ama sen aynı dille konuşuyorsan, ben seni bir diğerinden nasıl ayırt edebilirim. Ya da sen kendini nasıl farklı olarak lanse ediyorsun? Reklamcılık dünyasında bu oluyor, şu anda yaşadığımız çağ öyle bir şey. Sen kendini nasıl tanımlıyorsan, öyle kabul ettiriyorsun. Halbuki böyle bir şey yok. Fotoğrafta da tek bakış, tek kaçışlı bir objektif merkezinden hareket edilen perspektif, fotoğrafın en kısıtlayıcı yönü. Tabii bu tek noktadan bakma ile ilgili anlayış sadece fotoğraf ile kısıtlı kalsa ne kadar iyi. Şimdi günümüz resminde de aynı şeyi görüyoruz. Günümüz resmi tamamen öykü anlatıyor, fotoğraftan hareket ediyor ve sürekli olarak da baktığını resmetmeye yöneliyor. Sanat natüralist olarak hareket ediyor ve bunu matah bir şey olarak sanıyor. Çünkü şöyle bir yanılgıdan hareket ediyoruz: hayatın her değerinin şu anda kutsal olduğunu düşünüyoruz ve bunu sorgulamaya hiçbir şekilde kalkmıyoruz. Sanatı da hayatın emrinde, onu destekleyecek, reklam, eğlence sektörü gibi bir alan olarak algılıyoruz. Ben bunu anlamıyorum! Çünkü sanatın hemen algılanması gerekir! ‘Anlamıyorum’u olumlu anlamda kullanmıyorlar. Küçümsemek, reddetmek, dışarıda bırakmak için kullanıyorlar. Çünkü siz doğuştan bunu anlayabiliyorsanız, bu doğru olandır! Bu sadece sanat ile ilgili değil, bütün diğer davranış biçimlerinde, aidiyet tonlarında da aynı şey var. Bu toprağın kültürü örneğin… Bunların hepsi verilmiş kodlar ve bu kodlara göre hareket etmek zorundasınız. Siz bu kodların dışında bir şey söylemeye başladığınızda önce önemsenmiyorsunuz, sonra da daha fazla ileri giderseniz üzerinize gelinir. Bütün bu büyük öncülük, muhalefet, çağdaşlık, ilericilik, demokratlık söylemleri aslında çok büyük bir tutuculuğu ve kitlesel körleşmeyi gizliyor.

Genç fotoğraf tutkunları ile seminerler ve workshoplar aracılığıyla bir araya geliyorsunuz. Bir ara Sabancı Üniversitesi’nde konuk sanatçı olarak bulundunuz, Akbank Sanat’ta, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde seminerler verdiniz. Türkiye’de sanat fuarlarına katılıyorsunuz. Bu süreçte gençlerin dijital sanata ya da dijital fotoğrafa yaklaşımı konusunda neler söyleyebilirsiniz? Fotoğrafta geleneksele mi yoksa çağdaş, kavramsal işlere mi daha yakınlar?
Gençlerin işi zor. Bir konuda derinleşmek için çaba göstermeleri gerekir ama içinde bulundukları dünya, içine doğdukları çağ, öyle bir şeyi hiç de ödüllendirmiyor. Hazır kalıplarla davranmak çok kolay, kısa yollar çok moda. O zaman o hep birbirinin aynısı olan bir dizi insan çıkıyor. Bu kısa temaslarımda gençlere anlatmaya çalıştığım şey sizinle konuştuğumuz şeylerin daha genişletilmiş halleri. Başka bir şeyler de olabileceğini, soru sormanın, sorgulamanın kötü bir şey olmadığını, muhalif olmanın başka türlü bir muhalefet olduğunu da anlatmaya çalışıyorum. Ama nereye varacağımızı ileride göreceğiz.

Diğer sanat dalları için de çok önemli fakat fotoğrafta edisyonunun önemi daha da çok ortaya çıkıyor. Bu işi Türkiye’de en profesyonel olarak ele sanatçılardan biri olarak “fotoğrafta edisyonunun önemi” konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Çoğaltılabilir sanat yapıtlarından en yaygını fotoğraf ve baskı. Son 10 yıldır, fotoğraf, sanat alanında ne yaptığını kendi kendine daha çok tartışmaya başladı. Ondan önce fotoğrafın medium olarak ortaya çıkışı hiç kuşkusuz tekrarlanabilir olması nedeniyleydi. Çünkü baskı sanatlarında belli bir edisyondan sonra kalıp bozulur ama negatif bozulmaz. Her baskı yaptığınızda, belli bir noktadan sonra kalıp aşınır ve artık iş üretemez hale gelirsiniz. Oysa fotoğrafta negatif ile istediğiniz kadar baskı yapabiliyorsunuz. Bu sanat için düşünülmüş bir şey değildi, bu bir iletişim ortamı olduğu için, sınırsız sayıda çoğaltılması onun bir özelliğiydi. Onu sanat alanına çektiğinizde işin rengi değişti. Sanatta genellikle biricik olma prensibinden hareket ediliyor. Benim ‘Yerler’ serisinde çoğu baskı tektir. Bazı siyah-beyaz çalışmalarım üç edisyondur.

Son olarak yakın gelecekteki projelerinizi öğrenebilir miyiz?
Şubat ayında, bir ressam arkadaşım ile birlikte aynı yüzeyde çalıştığımız eserlerden oluşan bir sergimiz var. Ressam Esat Tekand ile birlikte çalıştık. Daha önce Fatma Tülin ile sergi açmıştık. Şu anda figürlü fotoğraflarım ile ilgili çalışmalara biraz ağırlık verdim ve sanırım bu yıl içinde bir açacağım sergi ile “Özne-Nesne” serisine yeni bir halka eklenmiş olacak. ‘Manzaralar’ serisine de çalışmaya devam ediyorum.


Yazı Artam Global Art & Design Dergisi’nin 16. Sayısında yayınlanmıştır.

2 Ekim 2013 Çarşamba

AKLIN VE GÖZÜN SONSUZ İFADE GÜCÜNE GÖNDERMELER

Ahmet Yeşil, "Benim Çiçeklerim", (Özel Koleksiyon).
AKLIN VE GÖZÜN SONSUZ İFADE GÜCÜNE GÖNDERMELER

Halatın, ipin kıvrımlarıyla yaşamın ritmi arasındaki ilişkiye göndermeler yapan, özlemlerini, tutkularını yaratığı sanatsal bir dünya üzerinden tuvaline yansıtan ressam Ahmet Yeşil, sanatı ile ilgili detayları anlatıyor. 

RÖPORTAJ: ÜMMÜHAN KAZANÇ

Ahmet Yeşil’in resim serüveninin nasıl başladığını öğrenebilir miyiz?
İlkokula başlamadan önce, üst kattaki komşumuz İstanbul’dan Mersin’e gelen bir ressamdı. Beni yanına alır, galeriye, atölyesine giderdik. Bir ressamla, resim ve sanatla ilk buluşmam böyle oldu. Ortaokul sıralarında da resim öğretmenimin benimle yakından ilgilenmesi de bu buluşmayı, yakın ilgi düzeyine yükseltti; resme ve sanata daha çok ilgi duymaya başladım. Fakat okul yıllarında idealim tıp okumak ve futboldu. Fen lisesine gitmek istiyordum. Resim öğretmenimiz aynı zamanda müdürümüzdü, başvuru formunu vermedi; çünkü güzel sanatlar eğitimi almamı istiyordu. Okul sonrası rahatsızlandım ve bu süreç içinde ilk resim eğitimim Ankara’da Gazi Eğitim Fakültesi hocalarıyla başladı. Sonrasında İlhan Çevik, Nuri Abaç ve Ernur Tüzün hocalarımın atölye çalışmalarına katıldım. Sonuçta resim öğretmenimin öngörüleri doğrultusunda resim ve sanat yaşam biçimim oldu.

“Nevi şahsına münhasır” olarak tanımlanabilecek bir resim anlayışınız var. Deniz temasının ve gemi halatlarının tuvalinizde yer bulması fikri nasıl doğdu?
Çalışmalarımın içinde kullandığım ip, halat nesnesi ilk önceleri daha çok anlatıya dayalı nesneyi ifade eden simgeydi o plastik dilin içinde… Sonra bu malzemeden yola çıkarak daha çok üzerinde yoğunlaşmaya başladım. Genel sanat literatürü konusundaki bilgi birikiminiz, üzerinde yoğunlaştığınız malzemenin sizin sanatınıza kazandıracağı özgünlüğün de farkına varabilirseniz, sanatınızda da yeni, size özgü bir ifade biçimini de yakalarsınız. Böyle başladı ve kendi içinde plastik ve kurgusal değişimlerle yenilene yenilene bugünkü sürece geldim. Deniz ve gemi halatı ve makara ipliklerine gelince; bir tutku ve geçmişten gelen bilinçaltı dışa vurumun etkileri ve de özlemleriyle yaşanmışlıkların gerçekliliğinin bir daha aynı olmayacağı üzerinden kendi özlemlerimin, tutkularımın yine yaratığım sanatsal bir dünya üzerinden sanal yansımalarıdır. Bu bilinçaltı kaymalarının sanatsal malzemeye dönüşmesidir de diyebiliriz. Daha açık anlatmam gerekirse: halatın nesnel kimliği üzerinden, sanatsal objeye dönüşen ip, halat kendi ritmi ve yaşamın ritmiyle beraber yaratığı kozmos plastik bir dile dönüşürken sanatıma da özgün bir kimlik kazandırıyor. Yaşamda da her anın, sanatçının sezgisiyle görme biçimiyle, halatın ritmik kıvrımlarıyla yaşamın ritmi arasındaki ilişkiye göndermelerdir. Halatın ritmik kıvrımları üzerine düşen renk ışık, açık koyu değerlerin bize ait olanın yansımalarıdır. Yaşama ait sosyal, toplumsal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kişisel yaşamın her boyutunun halatın nesnel yapısı üzerinden plastik, estetik değerlerini en üst düzeyde sanat yapıtına dönüştürmeye sanat anlayışımla ifade etmeye çalışıyorum. Plastik anlatım dilini yakaladığım ip, halat nesnel tanımından sıyrılarak kendi sözünü kurmaya başladı. Resmimdeki her olgunun yaşamımda bir karşılığı vardır. Zaten altını dolduramadığınız bir dil size ait değildir. Zaman içinde plastik dilinizi oluşturduktan sonra, kendinizi keşfetmek üzere teknik arayışlara giriyorsunuz. Durduğunuz an kendi ayak izlerinizi işgal edersiniz. Resim dilini izlemek, seyretmek üzere zamanı beklemeye almak gibi bir lüksüm olmadı. Arkanızdaki birikim, yeniye başlamak üzere bir deneyden ibarettir. Hiçbir deneyi inkâr etmeden, plastiğin dayattığı yenilenmeye açığım. Arayış, bilinç, hesaplaşma iradesi kendi plastik açılımını getiriyor zaten. Son dönem çalışmalarımda ip, resim dışında hiçbir anlatım kaygısı aramadan, plastiğin ve imgenin kendi dönüşümünü ve gücünü kurdu. Daha yalın, daha minimal… Bu elbette benimle hayat, benimle resim ve benimle kendim arasında süren gerilime bir çözüm çabası.

“Ahmet Yeşil, otuz yıllık resim serüveninde temel gelişimini modernist hatta kurar: Yoğun ifade kaygısının öne çıktığı kısa bir dönemden sonra, hızla plastiğin imkânlarına yönelerek, resmi kendi içeriğiyle yeterli bir göstergeye doğru azaltmıştır. Temsil yükünden kurtulan enerji ise, töz dönüşümüne uğrayan ip halat imgesine çökelerek, figüre ilişkin tüm referansları iptal etmiştir. Bu resmi kuran biçimsel töze (ip halat imgesi) temsili bir tanımla bakanın resmi ıskalaması kaçınılmazdır”. Celal Soycan bir makalesinde tuvalinizi bu şekilde anlatıyor. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Sorunuza tam girmeden bir sergimdeki yaşadığım bir şeyden söz edersem, belki en net yanıtı vermiş olurum. Sergiyi dolaşan bir grup sanatçı arkadaşların arasından biri bana dönerek “halat mı, ip halat mı?” dedi. Ben de şöyle cevap verdim: “sen hala ip halat mı görüyorsun?”. Bakmak başka şey, görmek başka bir şeydir. Resme bakarken onu ifade eden objeleri, nesneleri bir plastik elemen olarak göremeseniz elmayı elma olarak, şişeyi şişe olarak görürseniz o zaman da resmi ıskalarsınız.

Ahmet Yeşil’in resimlerini nasıl okumalıyız? Lirik, empresyonist, modern? Bir akımın içinde anılmak mı, yoksa kendi tarzınızla mı tanınmayı tercih ediyorsunuz?
Resimlerimin nasıl okunması gerektiği konusunda bir okuma kılavuzum yok, olamazda, yanlış olur. Her izleyen kendi duygu, düşünceleri ve sanatsal birikimleri doğrultusunda bir ilişki kurar ki bu da en doğrusudur. Sanatçının buna müdahalesi hikâyeleştirmesi, yönlendirmesi o yapıtı sınırlar, çerçevenin içine hapseder, yanlış olur. Sanatçı da izleyiciyle aynı ölçüde yeni yollara yöneliyor. Sanat eserini kurcalamak risk almaktır. Sanatçının çalışma süreci bittiğinde, ortaya çıkan eser sanatçıya da hiç beklemediği sorular sorar. Bir uçurum kenarında duruşun bilince etkisidir. Yazar da sorular üreterek sanatçıya yol açar. Resmin yapılışına yön veren düşünsel ve plastik kaygılar, bütünüyle ressamın kapalı dünyası içindedir. Sanatçı; başka bir yaşamın, dilin, plastiğin içine dolarken zaten yığınla soruyu da taşır. İzleyici, bu sorular üzerinden belirli sonuçlara ulaşırken, kendi sorularını da ele geçirir. Modern resim zaten bu anlamda hiç susmaz. Okur ve sanatçı ise bitimsiz bir süreç.
Tabi bir tanımlama içinde kendimi sınırlamak, bir yere koymak gibi bir çabam yok, bunu sanat insanları zaman içinde sanatsal serüvenimin bıraktığı etkiyle, izlerden yola çıkarak belirleyeceği bir durum. Benim heyecanım, duygularımı, dünya görüşümü, yaşam felsefemi teknik ve semantik olarak en güçlü en iyi biçimde plastize ederek özgün ve estetik bir dille üretmek. Tabi ki duygu ve yaşam izlerinin olmadığı yapıtlarda siz ne yaparsanız yapın sanat yapıtı yaşanılır olmaz. Tabi ki her sanatçı kendi özgün tarzı ve kimliğiyle anılmak ister, bu benim içinde geçerlidir.

Ahmet Yeşil sanat yaşamını dönemler içinde incelemek mümkün müdür? Örneğin 1988 yılında “Mersin’in Eski Evleri” konulu bir seriniz olmuştu. Bu seriye neler izledi?
1988’de yaptığım o seri çok özel bir seriydi ama benim sanat yaşamımda dört belirgin dönem var. Son dönemdeki ip ve halat ağırlıklı çalışmalarım da dokuz dönemdir. Kendi içinde son çalışmalarım minimalize edilmiş kompozisyonlardır. Şöyle söyleyebilirim; sanatçı doğayla, nesneyle, gündelik ritmin kurucu öğeleriyle ve nesneleştirdiği “ben”iyle ilişkisini, yapıtları üzerinden söylemeye çalışır. Yadsınan, olumlanan, sorgulanan, anlamlandırılan yeryüzü olanca karmaşası, hızı ve değişimi içinde aslında bir olanaktır. Ressamın malzemeyi en olmaza doğru zorlamasının berisinde, bu olanağı “söze” dönüştürme sancısı yatar. Bu sancıyla ressam, ulaştığı ifadeyi sürekli sorgular, dönüştürür, kırar ve aşar. Celal Soyca’nın ifade ettiği gibi bu dönüşüm benim son çalışmalarımda, resmin sadece kendi değerleri üzerinden ifadenin anlatımıyla değil imgenin plastize edilmiş dili üzerinden kendi estetik anlayışımla üretilen yaratılardır.

Bugüne kadar 79 kişisel sergi açmış ve 279 karma sergiye katılmış bulunuyorsunuz. Bu program çok yoğun bir çalışmayı gerektiriyor olmalı?
Evet, zaten bu benim yaşam biçimim, tempom. Düşünce sağlığımla ilgili bir problemim vardır. Günlük uykum üç saati geçmez. Atölyemin hareketliliği yoğundur. Öğrenciler, sanatçılar, sanatsever dostlarım sürekli gelir giderler. Çünkü üç dört bine yakın kitap ve sanatsal arşivim var. Bundan yararlanmak isteyenlere yardımcı olurum. Ama çalışma tempom da hiç düşmez, yaşam ve bio ritmim buna alışıktır.

Son dönemde yurt içinde olduğu kadar yurtdışında da birçok sanatsal etkinlikte yer aldınız? Bu faaliyetleriniz hakkında bilgi alabilir miyiz?
2007-2008’de Paris’te Louvre Müzesi’nin alt salonlarında 1890’dan bu yana yapılan Salon Sergisi’nde iki yıl yer aldım. Bu yıl da hem orada hem de yine Paris’te Grand Palace Salon Sergisi’ne dosyam kabul edildi. Ayrıca Fransa-Paris merkez olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde salonları olan önemli bir galeriyle de anlaşma yaptım: Galerie Daniel Besseiche. Özellikle bu galeriyle çok önemli sergilerim olacak. Paris ve Cenevre başta olmak üzere, sanat tarihine mal olmuş birçok sanatçıyla çalışan bir galeri. Meksika’da Temmuz ayında uluslararası bir etkinliğe davet edildim. Mayıs ayında New York’ta, Haziran başında da Sırbistan’da katılacağım sergiler olacak. Kasım ve Aralık’ta da yine Fransa’dayım.

Resim dalında birçok ödülünüz bulunuyor? Eserleriniz hangi koleksiyonlarda yer alıyor?
Tek tek yazmak uzun olur. Kısaca söylersek 2000’e yakın çalışmam yurtiçi ve yurtdışındaki koleksiyonlarda bulunuyor. Başta Kültür Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Tekel Genel Müdürlüğü, Ziraat Bankası, Akbank, Şekerbank, Vakıfbank Genel Müdürlükleri, Milli Piyango Genel Müdürlüğü, D.Y.O. Eğitim Vakfı Müzesi, Ankara Resim Heykel Müzesi, Körfez Belediyesi Müzesi, Balıkesir Belediyesi Devrim Erbil Müzesi, Cumhurbaşkanlığı Koleksiyonu, Eczacıbaşı Koleksiyonu, Cumhuriyet Gazetesi Müzesi, Uğur Mumcu Vakfı Koleksiyonu, Hacettepe Üniversitesi Resim Heykel Müzesi, Eskişehir Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesi, Japonya Koshumata Türk Japon Müzesi, Adana, Antalya, Ordu, Mersin vilayet özel koleksiyonlarında, Fransa, Almanya, Amerika, Kanada, Hollanda, İngiltere başta olmak üzere birçok yabancı ülkede de yapıtlarım bulunuyor.

Resim sanatınızda olgunluk döneminizi yaşıyorsunuz diyebilir miyiz? Gelecek ile ilgili planlarınız nelerdir?
Denilebilinir, ama daha çok göreceğimiz, çok kat edeceğimiz yol var. Bilginizi birikiminizi yenilemez, üstüne koyamasanız olgunluğunuz da sadece yaş ve yaşam deneyiminizle kalır. Sanatçı mükemmelin peşindedir. Mükemmel hep ileridedir.

Resim sanatının temel öğelerinden “doku” sizce neden önemlidir? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yaşamımızda canlı-cansız (organik-inorganik) her şeyin yüzeyi kendine has bir doku ile örüntülüdür. Kendine özgü bu dokusal özellikler, eşyanın (nesnenin) yüzeyini karakterize eder. Dokunarak algıladığımız yüzeyin doku niteliğini tanımlayabiliriz: Sert, yumuşak, kalın, ince, kaygan, pürüzlü gibi. Yani görsel olan her şeyin kendine ait yüzeyi, niteliği vardır. Sanatta, plastik sanatlarda, dokuyu görsel duyularla, görerek algılarız. Plastik sanatlarda dokunun etkisi plastik dile dönüştürülebilirse yani plastik elemanlar olarak yapıta estetik ve imgesel bir güç katıyorsa, biz onu sanatsal bir eleman olarak hissederiz. Hangi nesne olursa olsun, yapıtın içinde dokusal özelliklerini plastik bir dile dönüştüremeseniz, yorum farkınızı yaratıcılığınızla ifade edemezseniz, doku özelliklerini ne kadar başarılı vurgularsanız vurgulayın, resmin değerleriyle sanatsal bir yapıt olmaz. Kısaca doku resme plastik-estetik, imgesel bir değer katmalıdır. Bu, ifadeye içsel ve teknik anlamda da değerler katar.

Resimlerinizde doku unsurunun öne çıktığını gözlemledim. Hangi döneminizde doku unsuruna daha çok yer vermeye başladınız?
Resimlerimde doku unsuru her dönem var oldu. Resmimin plastik/-estetik dilini ifade açısından hem malzeme olarak hem de teknik olarak, resim en güçlü biçimde neyi ifade etmek istiyorsa, dokuyu bilinçli olarak kullandım, kullanıyorum. Doku ve malzeme laf olsun diye kullanılmaz; ona resmin içinde plastik bir değer olarak ihtiyaç varsa kullanılmalıdır. Sanat yaşamımda dört ana dönemim vardır: En çok bilineni, son yirmi yıllık çalışma sürecindeki ipli ve halatlı dönemdir. Bu yirmi yılda ip ve halat olgusu dokuz döneme ayrılır. En son dönemde minimalize edilmiş simge ve anlatımcı kurgulardan arındırılmış, anlatmaktan anlamaya çevrilen ve soyut bir dille ifade ettiğim minimal çalışmalar öne çıkar. Sadece resmin kendine has öğelerinin plastize edildiği, imgenin plastik-sanatsal değerlerine yoğunlaştığım bir dönemdir bu. İp ve halat kendi nesnel kimliğinden sanatsal bir objeye dönüşüyor; yani ip plastik bir imge olarak bir kozmos içinde yer alıyor. Alırken de ışık-gölge, açık-koyu değerleriyle ve rengin ışığa dönüştüğü yüzey üzerinde de sonsuz imge gücünde beslenerek açık yapıta dönüşüyor. İpin, halatın dokusal özellikleri tüm boya ve malzeme katmanlarının altında sanatıma öznel bir kimlik kazandırıyor; nesnel kimliğini resmin dokusal özelliklerinde taşırken gerçekte plastik estetik imgesel bir güç olarak sanatın içinde yerini almaya çalışıyor. Dokunun işlevine gelince: Plastik bir güç olarak doku, yapıtlarımın semantik düzeyinde duygu yüklü bir imgesel etki yaratır; malzemenin biçimsel yapısı üzerinden doku, renk, ışık, açık, koyu değerlerle ortaya çıkarken, armoni ve kontrastlarla da nesnenin dokusu üzerinden kendi plastik-estetik dilimi oluşturuyorum.

Resimlerinizde doku oluşturmak için ne tür malzemeler kullanıyorsunuz?
Dokuyu oluşturmak için genelde kullandığım teknik yağlıboya, akriliktir; zaman zaman da diğer malzemeleri kullandığım oluyor. Her sanatçı yapıtlarında sanatsal dilini en iyi, en güçlü biçimde ifade etmek için kendine yakın malzemelerle çalışmak ister. Ama benim malzeme muhafazakârlığım yok; resmimde plastik-estetik öğeleri en güçlü neyle ifade edebiliyorsam o malzemeyi rahatlıkla kullanırım.

1950 sonrası Türk resminde soyutlama sürecine geçildiğinde doku unsuru tuval resminde değişim göstermiş midir?
Elbette sanat tarihinde her değişim bizi de etkilemiştir. Yalnız batı sanatındaki değişimler bizde çok geç algılanmaya başlamıştır; çünkü batıdaki toplumsal değişim süreci sanatı, sanat da toplumsal yaşamı her boyutuyla etkilemiştir. Bu çok geniş bir konudur. Soyut resim için de bir iki şey söylemek gerekirse: Elbette soyutlama Türk resminde değişim göstermiştir. Bizim geleneksel sanatımıza bakarsanız deformasyon, soyutlama, minimalist etkiler vardır. Biz bu değerler üzerinden değil Batı üzerinden etkilenmişiz. Soyutlamada elbette doku unsuru çok önemlidir; var olan birçok biçim, simge, figür gibi. Değerleri kaldırırken soyut resim salt resmin öğelerinden meydana gelmiş bir düzendir. Duygu ve tutkuların hareketliliği simge ve biçimsel ifadesiyle değil; renk, ışık, açık-koyu lekelerin, renksizliğin dokusal özelikleriyle belirdiği resmin espası içinde sadece plastik imge gücüyle, duygu ve düşüncenin görsel dokunuşlarıyla hissederiz dokuyu. O doku yaşama ait bir plastik değer üzerindeki görsel bir imgedir. Son sergimin ismi de “Görsel Dokunuşlar”dı. Bu adlandırma, gözün ve aklın sonsuz ifade gücüne bir göndermedir.

İp, iplik, halat bir nesne olarak resminizde baştan beri bir gözleniyor. Sayın Mehmet Ergüven hem Ahmet Yeşil kitabında, hem de sizinle ilgili diğer yazılarında bu olguyu olanca açılımıyla irdeledi. Son dönem çalışmalarınızda iyice belirdi ki bu nesneler; “kendinde” olmaktan öte “kendisi için” bir nesneye yol aldı. Tam bir öz dönüşümü… Bunu biraz daha açar mısınız?
Kendimin kendimle kuşatıldığını hissettiğimde, o boğulma anında, bitmiş bir resimdeki söylenmemişi kuşatarak çıkış ararım. Beni de şaşırtacak yeni bir sözü, resimsel tözümü yadsımadan… Benim resmim belki teknik olarak tamamlanmış olsa da, her dönem yeniden bakılmaya talip olur. Aksini yenilgi sayarım. Resmimin ve yaşamımın belki de en yakın tanığı olarak, sizin önüme sürdüğünüz bu sorularda, bendeki bu bitmemiş söz sancısına ayna tutmuyor mu? İçimdeki soruları, plastik dile dönüştürmeden yaşamım bitecek diye korkuyorum. Öte yandan da bir anlamda ölüme meydan okurcasına kendi karanlığımdan sorular avlıyorum. Yaşama karşı hep cephe aldım, onunla dalga geçme pahasına resmi ciddiye aldım. Ona resimlerimle kendimi dayattım.

Mersin’de metropollerden uzak bir çevrede üretiyor olmanın sanatçıya yüklediği sorumluluklar üzerine neler söyleyebilirsiniz? Hiçbir olgudan uzak kalmamak kararıyla neredeyse onulmaz bir bilgi açıklığı, nefessiz okuma ve izleme, burun kıvırma lüksünüzün olmayışı, ulaş(ama)ma sancıları ve malzeme sorunları?
Bunun olumlu ve olumsuz yönlerini birlikte yaşıyorum. Olumu yönü: kendi bağımsız çizginizi kurmada resim dışı anlamsız etkilerden uzak kalıyorsunuz. Olumsuzluk sayılabilecek şeylerin başında, irdeleyip tartışabileceğimiz bir izler çevrenin yokluğu geliyor. Arkamdaki uzun süreçte, özellikle yarışmalı sergiler aracılığıyla resmi kamuoyuna ulaşmaya çalıştım ve sanırım kimi sorunları bu yolla çözdüm. Öte yandan çağın iletişim olanakları, artık merkez-çevre sorununun aşılmasında önemli bir etken. Tabi bir serginin sıcak ve yüz yüze ortamına ulaşma olanağınız oldukça kısıtlı. Buna karşın yaşadığım kentte alabildiğine canlı bir sanat çevresi var. Malzeme sorununu başlarda ciddi olarak yaşadım, ama uzunca bir süredir biraz da geçmiş sıkıntıların psikolojik katkısıyla yıllarca yetecek malzemenin en iyisine bir telefonla ulaşıyorum. Dünyadaki tüm resim ortamını olabildiğince yakından izlememe yardımcı olacak 3000’e yakın kitaba sahibim. Ayda 20-25 dergi girer atölyeme ve bunlar Mersin’de Güzel Sanatlar öğrencileri olmak üzere dileyen herkese açıktır.

Resminizdeki semantik, bir dönemi belirleyen üst gerçekçi kurgu, yer yer gözlenen naif boya ve fırça çalışmaları, belli ki izleyen değil müdahale eden, bozan bir iradeyi işaret ediyor. Bunun plastik dilin imkânları içine iyice mayalandığını görüyoruz. Görünür gelecekte, bu sizi nereye taşıyacak? Dosyanızı birazcık paylaşır mısınız?
Dediğim gibi müdahaleci tavrımın esas hedefi yaşam. Varlığın yaşam karşısında direncini vurgulayan naif tavır. İçimdeki çocukla ilişkim hiç bitmedi. Yaşamda bazı acılara hazırlıksız yakalandım. Ama bilemiyorum işte, resmi bir zaman ve mekân algısı halinde her şeyin karşısına koydum. Ve yeni sorulara, sorunlara…

Röportaj: Ümmühan Kazanç, Antik Dekor, Temmuz 2009


20 Eylül 2013 Cuma

SHIRIN NESHAT: “Türkiye’ye gelmek evime dönmek gibi…”

SHIRIN NESHAT: “Türkiye’ye gelmek evime dönmek gibi…”

1957 yılında İran’ın Kazvin şehrinde doğan Shirin Neshat, uzun yıllardır New York’ta yaşıyor. Batı hayranı doktor babasının etkisiyle, Tahran’daki yatılı Katolik bir okula devam eder. Babasının Batı ideolojilerini benimsemesiyle, Neshat da Batı feminizminin bir biçimini kabul eder. İran Devrimi’nin başladığı dönemde Neshat, ülkesinden ayrılır ve Los Angeles’e sanat eğitimi almaya gider. Devrim’den bir yıl sonra San Francisco körfez bölgesine gider ve Dominican Kolej’e başlar. Daha sonra UC Berkeley’de üniversite, master ve güzel sanatlar master’ını tamamlar.
Okulunu bitirdikten sonra New York’a taşınır ve Storefront Sanat ve Mimari’nin yöneticisi Koreli küratör Kyong Park ile evlenir. Burada, ilerideki sanat yaşamında etkili olacak birçok farklı ideoloji ile tanışır. Bu süre zarfında ciddi anlamda bir sanat üretimi yoktur. 1990 yılında İran’a gider ve hatırladıkları ile gördükleri arasındaki ciddi fark onu şok eder. Neshat’ın ilk dönem fotoğraf serilerinde “Unveiling (Peçeyi Açma)” (1993) ve “Allah’ın Kadınları” (1993-97), kendi ülkesindeki İslami köktencilik bağlamında kadınlık kavramını inceler. Bu serideki tüm kadın portrelerinin üzerine kaligrafi uygular. Neshat, çalışmalarında çağdaş İslam toplumlarındaki kadınların sosyal, siyasal ve psikolojik deneyimlerinin boyutlarını ele alır. Ayrıca Farsça şiir ve kaligrafi kullanarak, şehit, sürgün alanı, kimlik ve kadınlık sorunları gibi kavramları inceler.
2001-02 yıllarında, şarkıcı Sussan Deyhim ile işbirliği yaparak “Logic of the Birds” isimli multimedya çalışmasını gerçekleştirir. Video çalışmaları arasında “Anchorage” (1996), “Shadow under the Web” (1997), “Turbulent” (1998), “Rapture” (1999) ve “Soliloquy” (1999) bulunuyor. 1999 yılında 48. Venedik Bienali’nde “Turbulent” ve “Rapture” çalışmaları ile “Uluslararası Ödül”e layık görüldü. 2009 yılında Shahrnush Parsipur’un aynı adlı romanından esinlendiği, uzun metrajlı “Women Without Men” filmiyle 66. Venedik Film Festivalin’de Altın Aslan ödülünü aldı. 2006 yılında, sanat dünyasının en önemli ödüllerinden olan The Dorothy ve Lillian Gish Ödülü’ne layık görüldü. Bugüne kadar dünyanın sayılı galeri ve müzelerinde sergi açan, bienal ve sanatsal etkinliklere katılan Neshat’ın eserlerini ilk satın alan kişiler arasında yine dünyanın bir diğer önemli kadın fotoğraf sanatçısı Cindy Sherman bulunuyor.


Sayın Shirin Neshat, sizinle röportaj yapmak büyük bir keyif. Çok teşekkür ederiz. Bazı çalışmalarınız 5. Uluslararası İstanbul Bienali’nde (1997) gösterilmişti. Fakat ilk kez kişisel bir sergi için İstanbul’a geliyorsunuz. Çağdaş Türk Sanatı takipçileri, dünyadaki diğer sanatseverler gibi sizin fotoğraflarınızı, özellikle “Allah’ın Kadınları” serinizi çok yakından biliyor. 1990’lı yıllardan bu yana dünyanın her yerinde kişisel ve solo sergileriniz oldu, fakat İstanbul’da ilk kez. Bu sergi hakkındaki duygularınızı öğrenebilir miyiz?
Öncelikle İstanbul’da sergi açmak çok heyecan verici. Evet söylediğiniz gibi çok uzun bir süre önce İstanbul’da eserlerim sergilenmişti. Eserlerimin içeriği bu süre zarfında çok değişti, o yüzden tekrar burada olmak çok güzel. Benim için bundan daha önemli olan Türkiye, benim için çok özel bir ülke. İran doğumluyum ve ülkelerimiz sınır komşusu. Ülkemden sürgün edildiğim içim ailem ile Türkiye’de buluşuyoruz. Ayrıca Türkiye ve İran’ın kültürel, politik ve duygusal açıdan birçok ortak yanı var. Benzer müzikler, benzer şiirler… Her ikisi de eski medeniyetler olduğu için birçok kültürel bağ var. Çağdaş olarak baktığımızda da aynı ilişkiler devam ediyor. Gerçekten bu sergi vasıtasıyla tekrar burada olmak büyük onur ve keyif. Yıllarca Batılı ülkelerde çalıştıktan sonra, Türkiye’de olmak çok güzel. Doğu’da sergi açtığım tek ülke Türkiye. Biliyorsunuz İran’da sergi açamıyorum, hatta ziyarete bile gidemiyorum. Türkiye’ye gelmek evime dönmek gibi bir duygu benim için.

10 Mayıs’ta Dirimart’ta ve 11 Mayıs’ta santralistanbul’da yapılacak sergi açılışlarınızda bulunacaksınız. İstanbul’da ziyaret etmek istediğiniz yerler var mı? Belki de İstanbul yeni bir fotoğraf seriniz için ilham kaynağı olur?
İstanbul’u gezmek için defalarca geldim, çok yakından bildiğim bir şehir. Kapalıçarşı’ya tekrar gitmeyi çok isterim, turistik bir gezi yapmayı düşünmüyorum. Bunların hepsini zaten gördüm. Sadece etrafta yürümek istiyorum. Pera Palas ve Büyük Londra Oteli’ni çok seviyorum. İstanbul Bienali için geldiğimde Büyük Londra Oteli’nde kalmıştım. İstanbul’da arkadaşlarım var. Aya Sofya, Mısır Çarşısı, Kapalıçarşı hepsi müthiş. Bence dünyanın en güzel şehirlerinden biri İstanbul. Manzara, insanlar, şehrin kokusu ve sesleri… Sanırım buraya aşığım. Şehrin enerjisini tekrar hissedeceğim için çok heyecanlıyım. Sergi için ailem de İran’dan geliyor. Babam, kız kardeşlerim ve onların çocukları… Onlarla zaman zaman İstanbul’da buluşuyoruz. Onlar da çok heyecanlı, uzun zamandır birbirimizi görmedik. İstanbul’a son geldiğimizde kız kardeşimin kızı burada evlenmişti. Ailemden yüzlerce kişi buradaydı. Daha sonra Bodrum’a gittik. Harika anılarımız oldu. Tabii ki bu arada İstanbul’da fotoğraf da çekiyorum. İstanbul Bienali için geliyorum şehre. Bir de Mardin’de iki video çektim, orayı da çok seviyorum ve çok özledim.

“Mourners (Yas Tutanlar)” olarak adlandırdığınız yeni fotoğraf seriniz Dirimart’ta sergilenecek. “Yas Tutan İnsanlar” konusunda çalışmaya nasıl karar verdiniz ve neden Mısır’da çalıştınız?
“Mourners (Yas Tutanlar)” serisinin yanı sıra başka fotoğraflar da olacak. 2012 yılında oldukça geniş çaplı bir çalışma olan “The Book of King” fotoğraf serimi New York’taki galerimde sergilemiştim. Bu seri Arap Baharı, İran’daki “Yeşil Hareket” ve genç insanlarla ilgiliydi. Genç insanların daha fazla demokrasi ve değişim için verdiği inanılmaz mücadeleyi ve enerjilerini sorguluyordu. Bir fotoğraf enstalasyonunda 65 fotoğraf vardı. Bazıları İstanbul’da çekilmişti. Geçen Kasım ayında Mısır’a gittim, çünkü Devrim’den sonra, üzüntü, kaybetme, ümitsizlik, hayal kırıklığı duyguları vardı. Ayrıca İran ve Orta Doğu’daki “tutku” duygusu da çok ilgimi çekti, birçok insan öldü. Sokaklardaki duygu çok üzüntü vericiydi. Mısır’da aynı zamanda başka bir film için de çalışıyorum. Devrim’den önce, Devrim boyunca ve Devrim’den sonra yaşananları görme imkanım oldu. Derin bir “kayıp” duygusu vardı. Bir grup fotoğraf çekmeye karar verdim. 2012 yılında sergilediğim “The Book of King” fotoğraf serim genç aktivist insanlar hakkındaydı. Buradaki portreler korkusuz, güzel ve cesurdu. Bu yeni serimde ise, bu insanlarla ilişkili olan kişileri fotoğrafladım. Yaşananlara şahit olan aile bireyleri ya da yaşlı insanlar. Belki onlar da yakınlarını kaybetmişti. “Mourners (Yas Tutanlar)” serisindeki fotoğraflar “kişisel ve ulusal kayıplar” hakkında. “Mourners (Yas Tutanlar)” serisi, çok geniş çaplı bir çalışma olan “The Book of King”in en son parçası. Fotoğraflar Kahire’deki stüdyomda çekildi. Bu insanlar, sıradan, çalışan sınıfa ait ve çok fakirler. Onlarla duygularını, hikayelerini paylaşmaya çalıştım. Ayrıca benimle birlikte fotoğrafları çekmeme yardımcı olan fotoğrafçı da sadece iki ay önce, 22 yaşındaki kızını kaybetmişti. Onlarla, keder ve kayıp duygusu hakkında konuştuk. İnsanlar ağlıyor. Bunları fotoğraflamak çok üzücüydü. O yüzden bu seri Arap Baharı’nın son bölümüne adandı.

Sanatsal kariyerinizin başından bu yana Müslüman toplumların sosyal, kültürel ve dini kodlarına ve kadın-erkek gibi bazı karşıtlıkların karmaşıklığına gönderme yapıyorsunuz. Ayrıca çağdaş İslam toplumlarında kadın kimliği, yeri ve rolünü vurguluyorsunuz. “Mourners (Yas Tutanlar)” serinizin sanatsal ve sosyal katmanlarına baktığımızda bize neler söylüyorlar. 1979 İslam Devrimi’ne gönderme yapan “Allah’ın Kadınları” (1993-97) serinizden farklı olarak erkek portreleri de kullanmaya başladınız? Yine Orta Doğu’da yaşanan değişimlerin ve Arap Baharı’nın izlerini görüyoruz sanırım.
Daha önce benim çalışmalarımda kadın ve erkek arasında büyük bir ayrım vardı. Şimdi yeni çalışmalarımda onlar birbirine çok daha yakın. Evet, çok haklısınız. Eğer benim ilk fotoğraflarımı düşünürseniz, “Allah’ın Kadınları”nda olduğu gibi, bu dönem İran’daki İslam Devrimi’ne denk geliyordu, din gerçek amacından uzaklaşmış ve çok baskındı, temel olarak kadın ve erkek birbirinden çok ayrıydı. Ayrıca kadınlar boyun eğiyor ve İslam dininin değerleri ile hareket ediyorlardı. Bugün, İran toplumuna, “Yeşil Hareket” döneminin fotoğraflarına ve videolarına bakarsak, sokaklarda en az erkekler kadar protesto yapan kadınları da görebilirsiniz. Bu durum tarihte yeni bir sayfaya işaret ediyor, yeni nesil daha eğitimli, kadınlar daha eğitimli, kadınların hiçbiri itaatkar, pasif ve kurban değil. Bu kadınlar, erkekler kadar aktif ve eğitim düzeyleri çok yüksek. Kadınlar, umutları tükenmiş görünmüyor, feminist de değil, erkeklerden nefret etmiyorlar, aksine çok feminen, çok güzeller, çok güçlüler ve kararlılar. Kadın ve erkek arasındaki ayrımcılık yavaş yavaş yok oluyor. İran’ın yeni nesli, din ve politik ideoloji ile ilgilenmiyor, onların ilgisini çeken demokrasi, özgürlük ve adalet. Bugün İran tarihini temsil eden resim bu. Eğer “Allah’ın Kadınları”ndaki eski fotoğraflarıma bakarsanız, buradaki portrelerin hepsi kadın ve dindar. Hatta yeni fotoğraflarımda kadınlar peçe bile takmıyor. Dinin hayatlarını yönetmesi ve kadın-erkek ayrımı fikrini reddediyorlar. Benim çalışmalarım gerçekten İran tarihindeki değişikliklerin yansıması.

Sizin hüzünlü portrelerinizi ileride gülerken görebilecek miyiz?
Aslında onlar ağlamıyor. Aslında hiçbir şey yapmıyorlar. Benim fotoğraflarımın çoğunda insanlar sadece bakıyor. Duygularını gerçekten göstermiyorlar. Evet, son seride ağlıyor gibi görünebilirler. Ben de onların gülmesini çok isterim ama 30 yıldan fazladır yas tutuyorlar ve hüzünlüler.

Ayrıca “Turbulent”, “Rapture”, “OverRuled” isimli üç video çalışmanızı da fotoğraf serginize paralel olarak santralistanbul’da izleme şansımız olacak. 1999 yılında 48. Venedik Bienali’nde “Turbulent” ve “Rapture” çalışmalarınız ile “Uluslararası Ödül”e layık görülmüştünüz ve tanırlılığınız uluslararası boyuta ulaşmıştı. “OverRuled” ise Performa’nın 4. edisyonu için hazırlanmıştı ve 2011 Kasım’ın da gösterilmişti. Ses ve şarkı, video enstalasyonlarınızın önemli unsurları. Bu videoların kavramsal altyapısı ve içeriği konusunda neler söyleyebilirsiniz? 
Bu üç video çalışmamı birlikte sergilemek gerçekten çok önemli. Çünkü video işlerimin evrimini, çalışmalardaki değişiklikleri ve benzerlikleri gözler önüne seriyor. En son işim “OverRuled” ve “Turbulent”e bakarsanız, her ikisi de protesto hakkında. “Turbulent” videosunda kadınlar, geleneksel müziğin sınırlarını kırmaya çalışıyor. “OverRuled” videosunda ise, iki şarkıcı hükümeti protesto ediyor. “Rapture”da da aynı şekilde, cinsiyetler arasındaki eşitsizliklere bir karşı çıkış var. Kadınlar okyanus kıyısına geliyor, bir bota binip uzaklaşıyor ve erkekler kıyıdan bakıyor. Üç çalışma da benim sanat kariyerimdeki değişimleri gözler önüne sererken, müzik ve insanların güç için savaşma fikrini sorgulamaya olan tutkumu da anlatıyor. Protesto, savaş benim çalışmalarımda sürekli ortaya çıkan temalar. Bu çalışmaların hepsi siyah-beyaz. Sanırım benim videolarımı daha önce izleme şansı bulamayan Türk izleyicilerin, benim fikirlerimi anlaması için, küratörün bu üç videoyu seçmiş olması güzel bir fırsat.

“Book of Kings” (2012) fotoğraf serinize kadar, “Women Without Men” gibi daha çok film ve video çalışmalarınıza ağırlık vermiştiniz. Tekrar portre çalışmalarınıza geri döndünüz. Shirin Neshat’ın sanatı dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen imge, portrelerin üzerine uygulanmış şiir ve kaligrafi. Şiir ve kaligrafi tutkunuz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Video çalışmalarımda müzik, fotoğraflarımda şiir kullanmam benim için bir çeşit duygu aktarımı. Çalışmalarım sosyo-politik içeriğe sahip. Müzik ve şiir sayesinde, işlerimin politik boyutlarını tarafsızlaştırabiliyorum. Kaligrafi de aynı işleve sahip. Fotoğrafın üzerine yazdığım zaman, bir çeşit ses etkisi yaratıyor. Fotoğraflar sembolizm ile çok fazla yüklenmiş durumda ve birçok konuya gönderme yapıyor. Ve fotoğraflar oldukça karanlık. Kaligrafi onların daha güzel ve daha şiirsel görünmesini sağlıyor. Benim için videoda müzik, fotoğrafta kaligrafi kullanmanın aynı şiirsel ve duygusal ilişkisi var.

Detroit Institute of Arts’ın organize ettiği çok önemli orta-kariyer retrospektifiniz 7 Nisan’da açıldı ve 7 Temmuz’a kadar izlenebilecek. Neden Detroit?
Bu retrospektif beni çok heyecanlandırıyor çünkü bugüne kadar benim çalışmalarım ile ilgili yapılmış en geniş kapsamlı sergi. Ayrıca Detroit de çok büyüleyici, benim Amerika’daki en favori şehrim. Mücadele eden bir şehir. Zengin tarihi, mimari mirası var. Güçlü bir halkı var. Ayrıca ırkçı ayrımcılık nedeniyle, beyazların çoğu şehri terk etmiş durumda. Daha çok zenciler yaşıyor. Burada çok fazla şey yaşanmaya devam ediyor, müzik, sanat ve kültür etkinlikleri çok önemli. Detroit çelişkiler şehri, benim çelişki, güzellik kavramlarına dayanan çalışmalarıma çok uyuyor. Politik gerçekleri de temsil eden bir şehir. Sergimin burada olması fikri çok hoşuma gidiyor ve gurur duyuyorum.

Bildiğim kadarıyla “Women Without Men”den sonra ikinci uzun metrajlı filminiz ve Katar Ulusal Müzesi’nin siparişi olan bir video üzerinde çalışmaya devam ediyorsunuz. Bu gelecek projeleriniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Evet, şu anda Mısırlı şarkıcı Oum Kolthum (Ümmü Gülsüm) ile ilgili filmim üzerinde çalışıyorum. 1975 yılında yaşama veda eden ikon bir isim. Kadın olan bu şarkıcı, 20. yüzyılın en önemli figürlerinden biri. Sanırım birçok Türk dinleyici onun şarkılarını biliyordur. İki buçuk yıldır kendimi bu işe adadım ve Mısır’da birçok araştırma yaptık. 2014 yılında gösterime sunmayı planlıyorum. Katar Ulusal Müzesi’nin siparişi ise bir video çalışması. Katar’ın kültürünün, insanlarının, manzaralarının özünü yansıtan bir çalışma olacak.

Son olarak okuyucularımız için bir mesajınız var mı?
Röportaj için çok teşekkür ediyorum. Umarım Türk sanatseverler sergimi gezerler ve keyif alırlar. İstanbul’u ikinci vatanım olarak görüyorum ve orada olmak için sabırsızlanıyorum.

Röportaj: Ümmühan Kazanç, Milliyet Sanat, 8 Mayıs 2013, s.67-69