22 Ocak 2014 Çarşamba

SANAT, ÇOCUKLAR VE YARIYIL TATİLİ

Çocukların hayal dünyasının gelişmesinde, yaratıcılıklarının ortaya çıkmasında oldukça büyük öneme sahip sanat etkinlikleri, özellikle yarıyıl tatilinde daha da eğlenceli. Çocuklarının yarıyıl tatiline renk katmak isteyen ebeveynler için bazı eğlenceli, eğitici ve öğretici etkinlikleri bir araya getirdim.

Ümmühan Kazanç

• İŞ BANKASI MÜZESİ’nde okuma atölyeleri “İnternet Canavarı” ile devam ediyor. Okuma Atölyesi’nin bu ayki yazar konuğu Muharrem Buhara. 25 Ocak 2014 Cumartesi günü saat 13:00 – 15:00 arasında gerçekleştirilecek etkinlik ücretsiz. Rezervasyon için muze@isbank.com.tr adresine mail göndermeniz gerekiyor. Atölyede çocuklar, bilgisayarı ile maceralı yolculuklar yaşayan bir çocuğun muzip ve eğlenceli hikayesinin anlatıldığı “İnternet Canavarı - 1” romanını yazarla birlikte okuyarak kitap ile ilgili sohbet ediyorlar. Ardından, kitap ile ilgili resim atölyesi başlıyor.

• İSTANBUL MODERN, 7-12 yaş grubundaki çocuklar için, okulların yarıyıl tatilinde yani 27 Ocak – 7 Şubat 2014 tarihleri arasında sanatla dolu birçok zengin bir program hazırlamış.
Hafta içi her gün 09.00-12.00 saatleri arasında düzenlenen üç saatlik sabah atölyelerinde (95 TL-üyelere 85 TL), pazartesi günleri “Kuş Evi”, salı günleri “Büyülü Gezegenler”, çarşamba günleri “Mavi Heykeller”, perşembe günleri “Gizemli Nesneler” ve cuma günleri “Takı Tasarımı” başlıklı programlar düzenleniyor. Çocuklar bu atölye çalışmalarında kuşlar için evler hazırlıyor, evrenin derinliklerindeki cisimlerden ve sanat yapıtlarından yola çıkarak yerleştirmeler yapıyor, heykel çalışmaları gerçekleştiriyor ve takılar üretiyor.
Hafta içi her gün 13.30-15.00 saatleri arasında düzenlenen bir buçuk saatlik öğleden sonra atölyelerinde (60 TL-üyelere 55 TL), pazartesi günleri “Kostüm Tasarımı”, salı günleri “Renkli Motifler”, çarşamba günleri “Hazır Nesneler”, perşembe günleri “Geleceğin Tasarımları”, cuma günleri “Köpük Kent” başlıklı programlar düzenleniyor. Programlar hakkında detaylı bilgi ve kayıt için 0212 334 73 52 numaralı telefonu aramanız yeterli.

• İSTANBUL OYUNCAK MÜZESİ’nde, oldukça eğlenceli bir etkinlik var: Tahta Oyuncak Boyama Atölyesi. Çocuklar kendi oyuncaklarını yaparken hem yaratıcılıklarını geliştiriyor, hem de çok eğleniyorlar. Gözetmen tarafından yapılacak olan atölye çalışmasına grup olarak katılmadan önce randevu almanız gerekiyor. Tahta Oyuncak Boyama, atölye alanında farklı bir etkinlik olmadığı sürece Cumartesi ve Pazar günleri açık. Etkinliğin saatlerini öğrenmek için İstanbul Oyuncak Müzesi’ni telefon ile arayarak bilgi alabilirsiniz. Tel: 0 216 359 45 50-51.

• Çağdaş eğitime katkıda bulunmayı hedefleyen RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ; 2002 yılında, VKV Koç Özel İlköğretim Okulu ile birlikte Türkiye’de bir ilke imza attı: “Müzede Eğitim”. Bu kapsamda hazırlanan projeler ile öğrencilerin müzeyi alelacele, hiçbir şey anlamadan gezmek yerine, müze koleksiyonunun hangi müfredat konularına hitap ettiğinin bilincinde olarak gezmelerine fırsat veriliyor. Öğrencilerin müze koleksiyonundan verimli şekilde yararlanmalarını isteyen tüm öğretmenlere destek olmak amacıyla pek çok proje geliştirilmiş:
İlköğretim Okulları Eğitim Projesi, Anasınıfı Eğitim Paketi, Fen ve Teknoloji Atölyesi Eğitim Projesi, Renkli Matematik Dünyası, Bakım-Onarım Atölyeleri Eğitim Projesi, Hafta Sonu Eğitim Atölyeleri, Gezici Müze-Müzebüs. Eğitimler hakkında detaylı bilgiyi müzenin eğitim bölümünden alabilirsiniz. Tel: 0 212 369 66 00.

• Pera Eğitim, PERA MÜZESİ’ndeki sergilere paralel, 2009 yılından bu yana, Temel Eğitim ve Orta Öğretim öğrencilerine yönelik, yaratıcı ve eğlenceli eğitim programları düzenliyor. Ziyarete gelen gruplar bir buçuk saat süren etkinliklerde, rehber eşliğinde yapılan sergi turundan sonra, atölyede sergiye yönelik çalışmalar gerçekleştiriyorlar. En az 10 en fazla 25 kişilik grupların oluşması ve rezervasyon gerekiyor. Özel okulların atölye başına katılım bedeli: 10 TL. Devlet okulları için eğitim programları bedelsiz. Detaylı bilgi ve rezervasyon için telefon 0212 334 99 00 (4), egitim@peramuzesi.org.tr.

• BORUSAN MÜZESİ’nde de çocuklar için oldukça eğlenceli programlar bulunuyor. 2 Şubat 2014 tarihinde “Çılgın Dansçı” programında, rehberler eşliğinde yapılan interaktif müze turu ardından atölyeye geçiliyor. Kablo, rengârenk oyun hamuru ve diğer malzemelerin kullanıldığı eğlenceli bir dansçı heykel yapma aktivitesi.
8 Şubat 2014 tarihinde ise “Füzen Kolaj” programı var. Rehberli kısa müze turu esnasında koleksiyonda bulunan çalışmalar inceleniyor. Füzen (kömür kelem) kullanılarak açık, koyu ve gri değerlerin ortaya çıkartılacağı, iki boyutlu bir kolaj çalışması yapılıyor. Tel: 0 212 393 52 00, info@borusancontemporary.com.

12 Ocak 2014 Pazar

BOZCAADA’NIN DELİKANLISI USTA RESSAM TAYFUR SANLIMAN

Usta ressam Tayfur Sanlıman, Arkeoege Yayınları’ndan 2013 yılında çıkan “Yol Boyunca” isimli kitabında resim aşkını şu sözlerle anlatıyor:  “Ne zaman ki Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim, rahmetli Neyzen Halil Dikmen ve gene rahmetli Zeki Faik İzer, ilk resim hocam rahmetli Latif Ariş’in aç toprağıma serptiği sanat sevgisi tohumlarını sulamaya ve yeşertmeye başladılar. Aşkımın gerçek yüzü göründü ve bu sevdanın ömür boyu ne denli bir özveri gerektirdiği belli oldu… O gün bu gündür içimde, resim çalışmanın tükenmez hazzını ve o dünyanın tadını yaşar, durmadan çalışırım.”
84 yıllık ömrün acı-tatlı hatıralarını, öğütlerini, Türkiye’nin geçirdiği değişimleri kendine has konuşma diliyle kaleme alan Tayfur Hocamızın kitabından öğrenecek çok şey var. Bazen güldüren, bazen ağlatan bu anı kitabında ustamızın deyimiyle ibretlik sonuçlar var.
Bu arada resim sanatımızın ustalarından Tayfur Sanlıman’ın Sergisi, Galeri Nişart’ta 08-23 Ocak 2014 tarihleri arasında izlenebilir.
1930 doğumlu Tayfur Hoca, röportajımıza başlamadan önce yaşamı boyunca nelere şahit olduğunu listeledi. İşte o an yaşayan bir tarih ile, canlı bir ansiklopedi ile söyleşi yaptığımı bir kez daha hatırladım. Tayfur Hoca’nın o içimize işleyen tok sesini, babacan tavırlarını sizlere daha iyi aktarabilmek için bu defa röportajımızı video olarak yayınlamak istedim. Tüm dostlarıma keyifli seyirler diliyorum.

TAYFUR ÇELİKTEN SANLIMAN

Ressam Tayfur Sanlıman, 1930 yılında Adana’da doğdu, sanatçı; ilk, orta, lise eğitimini doğduğu kentte tamamladı. 1951’de girdiği Orman Fakültesi’nden 1953’te ayrılarak askerlik görevini yaptı. 1955’te Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Halil Dikmen ve Zeki Faik İzer atölyelerinde beş yıl çalıştı ve pekiyi derece ile diploma aldı. Resim sevgisi ile ilkokulda tanışan Sanlıman, ortaokulda Akademili hocası Latif Ariş tarafından yönlendirildi. Güzel Sanatlar Akademisi’nden sonra resimden uzaklaşıp on beş yıl çeşitli işlerde uğraş veren sanatçı, 1977’de Marmaris’in İçmeler Köyüne yerleşti ve resme yeniden başladı. Yerleştiği köy, yeni yerleşim alanları ve turistik amaçlarla betonlaşmaya başlayınca 1984’te İstanbul’a döndü. 1992’de Asmalımescit’te kendi atölyesini kurdu. 2001’e kadar aralıksız çalıştı. 1985’ten bu yana insan-doğa ilişkisini doğadan yana çıkarak irdeleyen ve dünyalıların bu gidişle varacağı sonu resim diliyle anlatmaya çalışan Sanlıman, soyut gibi algılanabilecek bir anlatımla doğayı, renkçi ve zaman zaman da figüral tasarımları ile toplumu yansıtmaktadır. AKM-Atatürk Kültür Merkezi Sergi Salonu’nda “İsimsiz Resimlerle 50 Yıl” başlığı altında retrospektif sergisi açıldı ve sergiye eşlik eden sanatçı kitabı da yayınlandı. Bugüne kadar 30 kişisel sergi gerçekleştiren Sanlıman, 2001 yılında İstanbul’u terk ederek Bozcaada’ya yerleşti. Halen Bozcaada’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. (www.tayfursanliman.com).

RÖPORTAJ 1. BÖLÜM

RÖPORTAJ 2. BÖLÜM

3 Ocak 2014 Cuma

NACİ KALMUKOĞLU SERGİSİ VE KONFERANSI İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ’NDE

İstanbul Kültür Üniversitesi, özel koleksiyonunda yer alan ünlü ressam Naci Kalmukoğlu’na ait eserleri 07 Ocak’tan itibaren resim tutkunlarının beğenisine sunuyor.
Ayrıca aynı gün Sanat Danışmanı ve ‘Naci Kalmukoğlu’ kitabının Yazarı Halilhan Dostal, saat 14.00’da, Üniversite’nin Önder Öztunalı Konferans Salonu’nda “Beyaz Ruslar ve Naci Kalmukoğlu” Konferansı düzenleyecek. Konferansta ‘17 Devrimi’, ‘Beyaz Rus’ olgusu, Naci Kalmukoğlu’nun yaşamı ve sanat tarihindeki yeri ele alınacak.
İstanbul Kültür Üniversitesi Ataköy Yerleşkesi bünyesinde bulunan Sanat Galerisi’nde 28 Ocak’a kadar ziyarete açık olacak sergide, Naci Kalmukoğlu’nun hayatının çeşitli dönemlerine ait 30 eseri yer alıyor. Sanatçı; tarihi mimarisi ile ünlü Süreyya Operası dahil olmak üzere, sinema, opera vb. mekanların duvar boyamalarını Türk vatandaşlığına geçmeden önceki süreçte tamamlamıştır. Naci Kalmukoğlu, kimi yapıtlarında izlenimci öykünmeler olsa da, klasik – akademik anlayışı benimsemiştir. Renkleri ustalıkla kullanışı ve kusursuz perspektif yeteneği ile ön plana çıkan sanatçı, eserlerinde insan sevgisini belirgin bir tema olarak yansıtmıştır.

Ressam Naci Kalmukoğlu
1896 doğumlu olan Naci Kalmukoğlu, Kalmuk Türkleri’ndendir. Rus ihtilali dolayısıyla, Kharkov (Harkov)’da sürdürdüğü tahsilini yarıda bırakarak 1920’de İstanbul’a gelen Kalmukoğlu, Kharkov’da 4,5 yıl Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gördü. Türk yurttaşlığına geçtikten sonra bir süre tiyatro dekorları yaptı. İstanbul’un büyük sinemalarında, otellerinde ve lokantalarında bulunan panolar, halkevi sahne dekorları ve İzmir Fuarı’nın resimleri ünlü ressama ait eserler arasındadır. Bu işler onu uzun süre İstanbul’un sanat çevrelerinden uzak tutsa da, resim çocukluk tutkusu halinde devam ettiği için bir süre sonra Güzel Sanatlar Birliği’nin geleneksel sergilerine katıldı ve ilk sergisini Şubat 1941’de Ankara’da açtı. Sanatçının yeteneği konusunda ancak ölümünden sonra resim sever dostları için yaptığı eserler ortaya çıktığında bilgi sahibi olunmuştur. Çok değişik üsluplarda resimleri bulunan sanatçı nü ve peyzajları ile ünlüdür. Sanatçı 03 Şubat 1951’de hayatını kaybetmiştir.

Sanat Danışmanı Halilhan Dostal (1958)
İstanbul, Yeşilköy’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Işık Lisesi, lisans yıllarını Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi ‘Ekonomi’ Bölümü ve yüksek lisans programını İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi ‘Para-Kredi-Banka’ Kürsüsünde tamamladı.
Başta resim olmak üzere plastik sanatlar alanında galerici, danışman, küratör ve sanat yazarı olarak 30 yılı aşkın süredir hizmet vermektedir. Galerici ve küratör olarak, Türk resim sanatının farklı süreçlerine işaret eden bireysel, karma ve retrospektif sergiler düzenledi, sanat fuarlarında yer aldı. 
1997’den bu yana, Yeni Binyıl Gazetesi yanı sıra Türkiye’de Sanat, Sanat Çevresi, Genç Sanat ve Antik Dekor gibi süreli yayınlar ve www.bugunbugece.com adresli ‘Sosyal Yaşam Rehberi’nde onlarca, makale, akademik yazı ve araştırması yayınlandı.
Üniversiteler başta olmak üzere çeşitli kurumlarda, ‘Sahte Resim ve Ekspertizm’, ‘Koleksiyon Bilinç ve Yönetimi’, ‘Sanat Pazarı ve İletişim’, ‘Yurt Gezileri/Yurdu Gezen Ressamlar’ ve ‘Beyaz Ruslar ve Beyaz Rus Ressamlar’ başlıklı söyleşi, panel, seminer, konferans yanı sıra sempozyum vb akademik buluşmalarda görev aldı. Alanıyla ilgili Danışma, Yürütme ve Seçici Kurul üyeliklerinde bulundu.
‘Türkiye’de Sahte Resim ve Ekspertizm’ (2001), ‘Naci Kalmukoğlu’ (2007) ve ‘Işığı Arayan Adam, Batılılaşma Sürecinde Türk Resim Sanatı Tarihi 1700-1950’ (2012) isimli kitapları yayınlandı.

2009’dan bu yana ‘Zeytinli Belediyesi Sanat Danışmanlığı’ görevi yanı sıra, www.bugunbugece.com’ da ‘sergi-müzayede’ disiplini editörlük ve resim sanatı/pazarı üzerine yazarlık/araştırmacılık hizmeti yürütmektedir.

27 Aralık 2013 Cuma

İÇ ÇAMAŞIRLARIN HER ZAMAN TEMİZ OLMALI (Rhonda Abrams)

2000 yılında Profilo Yayınları’ndan çıkan, Rhonda Abrams’ın “İç Çamaşırların Her Zaman Temiz Olmalı” isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Yazar Rhonda Abrams, on beş bölümden oluşan kitabında annemizin biz daha küçücük çocukken bize verdiği öğütleri, dersleri ve ahlaki değerleri iş yaşamımızda, gündelik hayatta nasıl kullanabileceğimizi anlatıyor. Kitaba adını da veren 14. Bölüm, sayfa 259 bu günlerde yaşadığımız siyasi çalkantıları çok iyi anlatıyor: “İÇ ÇAMAŞIRLARIN HER ZAMAN TEMİZ OLMALI; BİR KAZA GEÇİRİRSEN BİRİLERİ GÖREBİLİR”. Yolsuzluk, rüşvet, komplo, cemaat, masumiyet karinesi, başsavcılar, kolluk kuvvetleri ve daha birçok kelimenin 2013 yılını kapatacağımız şu günlerde hayatımızın bir parçası olması herkes gibi beni de çok üzüyor. Bu kasırganın içinde olan, -kimin suçlu olduğunu sadece Allah’ın bildiği- kişiler, keşke vakti zamanında iç çamaşırlarını, gömlek yakalarını, kol manşetlerini, ayakkabılarını, ceketlerini de temiz tutsalardı. 2014 yılı ve daha sonraki birçok yıllar için TERTEMİZ BİR TÜRKİYE’NİN HAYALİNİ KURUYORUM. Bu kitabı da mutlaka okumanızı tavsiye ederim.  

14 Kasım 2013 Perşembe

FRANCIS BACON’UN TABLOSU 142.4 MİLYON DOLAR İLE REKOR KIRDI

New York- 12 Kasım 2013 Salı günü Christie’s New York’ta satışa sunulan Francis Bacon’un “Lucian Freud Triptik” çalışması, 142.4 milyon dolara alıcı bularak, bugüne kadar müzayedelerde satılan en pahalı tablo ünvanını aldı. 1969 yılına tarihlenen triptik çalışma, Bacon’un en önemli tablosu olarak gösteriliyor. Lucian Freud’un resmedildiği tablo, iki sanatçının dostluklarının zirvesindeyken çalışılmış. Triptik çalışmada, Freud, ahşap bir sandalyede farklı pozisyonlarda otururken görülüyor. Daha 2012 yılında Edvard Munch’un “Çığlık” adlı eseri 120 milyon dolara satılmıştı ve en pahalı tablo rekoruna sahipti. Bu rekoru yalnızca bir yıl koruyabildi. 

11 Kasım 2013 Pazartesi

CONTEMPORARY İSTANBUL 2013 FUARI’NDAN NOTLAR

Contemporary İstanbul 2013 Ülker Çocuk Atölyesi
Contemporary İstanbul açıldığından bu yana fuara, hemen hemen her yıl kadın portreleri ile katılan ünlü sanatçımız Zerrin Tekindor yine beni şaşırtmadı. Ne açıdan derseniz, tabii ki tüm eserlerinin kırmızı satış etiketini her yıl olduğu gibi fuarın ilk açıldığı saatlerde almış olmasıydı. Yine Galeri Selvin’in standındaydı. 
Galeri Selvin ile çalışan Feridun Oral’ın, “Dünyanın Tüm Günahları” isimli çalışması da dikkat çeken eserler arasındaydı.
Çalışmalarını uzun zamandır takip ettiğim Jaume Plensa’nın “Marianna” isimli, bronz heykelini fuarda görmekten çok mutlu oldum. Bazen bir parmak uzunluğunda, bazen devasa boyuttaki heykelleri ile yurtdışında birçok fuarda, açık alan heykel parklarında, müzelerde eserleri yer alan sanatçının, bir gün Türkiye’de de geniş kapsamlı bir sergisini görmeyi çok arzu ederim.
Contemporary İstanbul’a Almanya’dan katılan Galerie Edition Purmann; Anselm Kiefer, Markus Lüpertz, Ralph Fleck, Michael Kmoth gibi önemli sanatçıları temsil ediyordu. Stantta yer alan eserlerin çoğu satılmıştı. Özellikle cam üzerine ve cam altına çalıştığı karışık teknik eserleriyle Andreas Lutherer dikkat çekiyordu.
Kısa bir süre önce röportaj yaptığımız Yücel Dönmez’in nev-i şahsına münhasır stilini hatırlatan ya da neredeyse aynısı dedirtecek Fridricks Katrin’in çalışması Opera Gallery’nin standında yer alıyordu. Yücel Dönmez ile detaylı bilgi için www.yuceldonmez.com adresine bakılabilir. 
Robert Indiana’nın, “Hope” heykelleri artık bana çok cazip gelmiyor. Bu heykellerin yüzlerce edisyonunu gördük.
Uzun yıllardır Merkur Galeri ile çalışan Arzu Akgün’ün ahşap üzerine oluşturduğu eserlerini hep çok beğenmişimdir. Fuardaki eseri yine dikkat çekiciydi.
Genç fotoğraf sanatçısı Melisa Mızraklı, ilk fotoğrafları ile New York’un sayılı sanat galerilerinden biri olan Emmanuel Fremin Gallery’nin standıyda. Neredeyse tümü satılan fotoğraflar, gerçekten dikkate değer.
Yurt içi ve yurt dışı fuarlarda ülkemizi başarılı ile temsil eden, istikrarlı çizgisini her geçen gün yükselten Galeri Zilberman ve CDA Projects standı yine görülmeye değerdi. Elif Varol Ergen’in, “Offspring” ve Burçak Bingöl’ün “Rüyada Kuş Görmek” çalışmaları seyredilmesi keyifli eserler arasındaydı. Galeri Zilberman’ın sanatçıları arasında yer alan Alpin Arda Bağcık’ın “Trilafen”, Fırat Neziroğlu’nun “Deniz Kızı Eftelya”, Gülün Hayat Topdemir’in tuval üzerine yağlıboya çalışmaları ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Elhan’ın “Mavi Oda” adlı eseri çok başarılıydı.
Birkaç yıldır Olcay Art ile çalışan hocamız Devrim Erbil, 2012, 2013 tarihli çalışmalarında daha bir soyuta evrilmişti. Tuval üzerine karışık teknik “Şiirsel Soyutlama Mercan” çalışmasının yanı sıra sedef ve abanoz eseri “Şiirsel Soyutlama” şiir gibiydi.
 Marlborough Gallery’nin standında yer alan Tom Otterness’in ayıcık heykelleri izleyicileri gülümsetmeyi başardı.
Jean-Luc Cornec’in Gama Gallery standında yer alan “Tribut Telephone Sheep” isimli enstalasyonunu ise yorumsuz yayınlıyorum.
Contemporary İstanbul’un 9.su 12-15 Kasım 2014 tarihinde… Sanata doyacağımız bir fuarı sabırsızlıkla bekliyoruz.

25 Ekim 2013 Cuma

AHMET ELHAN: “Asıl gerçek, gerçeğin ne olup olmadığı sorusudur.”

Ahmet Elhan fotografik görüntülerinde zaman ve mekan kavramı ile ilgili ciddi tartışmalara giriyor, bu ilişkiyi kurcalıyor, irdeliyor, parçalıyor ve sonra tekrar birleştiriyor. Bu sorgulamanın altında yatan asıl gerçek ise Elhan’ın sanat tanımına göre gerçeğin ne olup olmadığı sorusu.

Fotoğraf: Ahmet Elhan, “Yerler (Ayasofya3)”, 2008, (© Ahmet Elhan).

RÖPORTAJ: ÜMMÜHAN KAZANÇ

Sayın Elhan, Grafik Tasarım ve Sinema eğitimi aldınız. Gerçi hepsi birbiri ile ilgili alanlar ama fotoğraf sanatı ile devam etmeye nasıl/niçin karar verdiniz?
Aslında karar değişikliği olmadı. Ben lise yıllarında fotoğrafla ilgilenmeye başladım, sonra eğitimimi bu alanda yapmak istedim. Malum sınavlar ya da sistem sizi bir üniversiteye yerleştiriyor. Üniversite sınavı sonucunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim. Fakat ben illaki güzel sanatlar okumak istiyorum ama fotoğraf, sinema bölümü yok. Fotoğraf ile uğraşabileceğim en yakın alan ne diye sorduğumda bana grafik tasarım ve tekstil dediler. Tekstil alanında fotoğraf daha çok kullanılıyor. Ama direkt fotoğraf derslerinin olduğu bölüm grafik tasarımı dediler, ben de o zaman grafik bölümünü seçtim. Grafik bölümünü seçme nedenim fotoğraftır. Fotoğraf bölümü olsaydı seçerdim fakat bugün iyi ki yokmuş diyorum çünkü başka disiplinlerde yetişip diğerinden destek almak çok yararlı. Sonra da sinema şöyle gelişti. Grafik tasarımı bölümünde okurken, o sıralar seri fotoğraflar vardı, kabaca fotoroman gibi diyebiliriz. O zaman kavram denmezdi, bir konu etrafında 6-10 fotoğraf çekilir ve bir şey anlatılırdı. Bunlar ilgimi çekmeye başladı. Bu öyküleme aynı zamanda bir film mantığı da güdüyor. Bir de grafik tasarımında canlandırma (animasyon) dersleri vardı. Bir yandan da İstanbul’daki kültür sanat merkezlerinde çok film izliyordum. Hatta benim bitirme tezim yine bir film story board’uydu. Sonra da sinema alanında yüksek lisans yaptım.

Fotoğraf serileriniz üzerinden sizin sanatsal gelişiminize bakmak isteriz. “İkiler”, “Zaman Mekan”, “Manzaralar”, “Yerler” olarak gruplandırabileceğimiz bu serilerinizde sizin fotoğraf-sanat ilişkinizi nasıl okumalıyız?
Belki kaba dönemsellikten bahsedebiliriz. Daha öncede başka serilerim var. Ben serilerle çalışmakta şöyle bir yarar buldum. Bu benim kişiliğime daha yatkın. Hem aldığım eğitimler hem de çalıştığım alanda, hem tasarım hem sinema hem de fotoğraf yaptığım için, bir alandan diğerine sürekli geçiş yapıyorum. Fotoğraf serisi de olsa bir alanda kendimi tatmin edemiyorum. Birkaç şeyi aynı anda yürütüyorum. Bu serilerde de bazen biri durur, diğeri daha öne geçer. Uzun zamandır özneli, figürlü işlerim ortalarda yoktu. Şu anda bu konu ilgili bir seri üzerine çalışıyorum. Her bir seri bir diğerinden besleniyor. Bir seri üzerine çalışırken yeni bir şey öğrendiğimde diğer seriye uygulayabiliyorum. Bir yandan da insanın deneyselliğini geliştiriyor. En çok buna önem veriyorum. Ben kendi sanatım için söylüyorum, bir imza olmak bana bir dezavantaj gibi görünüyor. Kemikleşmiş hemen tanınabilen bir imza olmayı iyi görmüyorum. Ama onun genelinden bir sanat toplamı çıkartmak bana ilginç geliyor.

“Yerler” serisi ile fotoğrafta farklı bir boyuta geçtiğinizi görüyoruz. Burada devreye fotoğraf ve yoğun teknoloji birlikteliği giriyor. Bu değişikliği nasıl açıklıyorsunuz? 2007 yılından bu yana geliştirerek bu seriye devam ediyorsunuz. Sizin dünyaya ve sanata bakış açınızı bu serinin en iyi şekilde anlattığını söyleyebilir miyiz?
Sanata ve dünyaya bakış açımı bu serinin en iyi yansıttığını söyleyemeyiz. Az önce de izah etmeye çalıştığım gibi bu benim bir parçamı teşkil ediyor. Diğerlerinin toplamından belki bir bakış ortaya çıkabilir. Bu yerler serisinin başlangıcının aslında dijital sanat ile hiç ilgisi yok. İlk örnekler film olarak yapıldı. Buradaki dijital bir kolaylaştırıcılık, hızlandırıcılık. Bir de maliyeti düşürüyor ve anında görebiliyorsunuz. Film çekmek, onları banyo etmek ve basmak çok uzun ve gereksiz bir süreçti bu iş için. Dijitalin böyle katkıları oldu. Zaman içinde tabii ki bir seri ile uğraşırken baştaki prensiplere bağlı kalarak ilerlemiyorsunuz, yaptıkça yeni şeyler keşfedip değiştiriyorsunuz. Şimdi dijital, renkleri düzenleme, kompozisyondaki kimi şeylerin yerlerini değiştirme gibi konularda bana müthiş yarar sağlıyor. Ama elimden tüm imkanlar alınsa, ben bu işlemi filmle de yapabilirim.

Fotografik görüntülerinizde zaman ve mekan kavramı ile ilgili ciddi tartışmalara giriyor, bu ilişkiyi kurcalıyor, irdeliyor, parçalıyor ve sonra tekrar birleştiriyorsunuz. Bu sorgulamanın altında yatan itici güç ya da asıl gerçek nedir?
Asıl gerçek, gerçeğin ne olup olmadığı sorusudur. Sonuçta bütün bu yaptıklarımız bir sorgulama. Herkes çeşitli biçimlerde sorgulama yapıyor. Benim sanat tanınım içinde de benim yaptığım sorgulama yer alıyor. Zaman ve mekan her birimizin kendi algısına göre şekillenen bir kavram ikilisi değil. Tam tersine zaman ve mekan büyük ideolojiler tarafından bize empoze edilen kavram ikilisi. Fotoğraf kendisi araç olarak, bir görüntü olarak tam da 19. yüzyılın başında bu zaman mekan kavramının yeniden anlamlandırıldığı bir dünyada ortaya çıkmış bir buluş. Çok uzun zamandır gelmekte olan bir düşüncenin teknikteki bir uygulaması. Dolayısıyla fotoğrafı ben paramparça etmeyi, oradan alıp buraya yapıştırmayı bir görsel oyun olarak algılamıyorum, öyle kurmuyorum. Bunların her birini bütünsel zaman, geri dönüşlü zaman, sarmal zaman gibi her anlayışın zaman-mekanı yorumlamasını ele alarak onu parçalarına ayırıyorum. Sonra tekrar birleştirme işi biraz da bakan tarafından çözümlenebilecek bir durum haline geliyor. Ben bir sorunu ele alıp kendimce ona yeni sorular ekleyerek ortaya bırakıyorum. Ama bunun bir felsefi metin eşliğinde, bir bilgi kanonu şeklinde ortaya çıkmasını hiç hedeflemiyorum. Çünkü sonuçta ben bir biçim ile uğraşıyorum. Bu biçimi kurmaya çalışıyorum, o biçimin kendi dilini bulmaya çalışıyorum. Benim işim biçimle. Ben sözel bir sanatçı değil, görsel bir sanatçıyım.

Fotoğraflarınızda benim en çok dikkatimi çeken insan ya da figür öğesinin olmaması. Bu yaklaşımınızı nasıl açıklayabilirsiniz? Gerçi 1993 yılında çalıştığınız “F/Otoportreler” seriniz var ama orada da portreler zamansız ve mekansız…
Zaman ve mekanın içinde her şey eriyor. Aslında onun içinde var oluyoruz, yani üçüncü ve dördüncü boyutun içinde yaşamı kurabiliyoruz. Tek ve iki boyut sadece teoride var, uzayda hiç iki boyutlu bir şey yok, her şeyin mutlaka bir derinliği var. Yaşamımız, bütün düşünce kalıplarımız üçüncü ve dördüncü boyut içinde şekilleniyor. Zaman ve mekanı bir üst kavram olarak koyup, altında el verdiğince onun belli dallarına eğiliyorum. Oralarla ilgili sorular soruyorum kendime. Ama dediğim gibi kimi zaman insan; geri gidiyor, kimi zaman öne çıkıyor. Sizin sadece kavramlarla alışverişiniz değil, aynı zamanda yaptığınız işin, o biçimin sizi sürüklediği yerler de var. Portre çalışmalarım çok var ama çok göstermedim. Sokaklarda gezinip çok fotoğraf çekerim ama o çalışmaları göstermedim. Ayna kuramı benim sanat tanımım içinde en altlarda yer alır. O yüzden de bu çalışmalarımı çok sergilemedim.

Biraz da kullandığınız teknik hakkında bilgi almak isteriz. İstediğiniz görüntüyü yakaladıktan sonra iki boyutlu işler haline gelen kadar hangi süreçlerden geçiyorlar?
Birinci aşaması bir mekanın bana biçimsel olarak hitap etmesidir. Yani mimarinin bazı özelliklerinin olması, bu özelliklerin benim istediğim şeye, işime hizmet etmesidir. İkinci aşama orada bir noktanın saptanın, soldan sağa, yukarıdan aşağıya, beş derecelik açılarla çekilmesi. Sonra bu görüntülerin hepsinin bilgisayar ortamında yan yana yapıştırılması. Çünkü binlerce fotoğraf karesi var. Bunlar herhangi bir görüntü işleme programı yardımıyla çoğaltılıp, dizilmiyor. Her biri tek tek çekim. Bu görüntü ortaya çıktıktan sonra bunun üzerinden tekrar değerlendirme yapıyorum. Nereleri açacağım, nereleri koyultacağım, nereleri öne çıkartıp ya da geriye çekeceğim ona karar veriyorum. Şimdilerde ise bu bütünlüğü de parçalıyorum, şimdiye kadar gördükleriniz parçalı bir bütünlük gösteriyor fakat yine de bir akışkanlığı var. Ama yeni işlerimde bu da ortadan kalkıyor, bunları dikey şeritler halinde parçalayıp, yerlerini de değiştiriyorum. Bu sefer tamamen başka biçimler oluşturmaya çalışıyorum. Var olan bir mimariyi zaten başka bir hale getiriyorum, sonra kendi getirdiğimden de sıkılarak onu da daha başka bir hale getiriyorum.

Bir çalışma için kaç görüntü çekiyorsunuz?
32x72, yani 2.300 tane.

Genelde görüntü kaynağınız İstanbul ve İstanbul’daki mekanlar. Nedir sizin için İstanbul’u özel kılan? Ama biz izleyicilerin İstanbul ile ilgili perspektif ve manzara algımızı bozuyorsunuz ve yeniden kurmamızı istiyorsunuz.
İstanbul yaşadığım yer. Bu perspektifi bozmayı özellikle istiyorum. Çünkü fotoğraf tamamen perspektifizm ideolojisine bağlı hareket ediyor. Tek bir kaçış noktası prensibine göre hareket ediyor. Böyle bir şey olduğu zaman da o materyalin başka nereye doğru gideceğini fotoğrafçı araştırmıyorsa, çok kolay bir şey yapıyor. Çünkü objektifin önünde cereyan emekte olanları çekiyoruz. Öykü ile hikayenin tatları ile uğraşıyoruz. Sonra da o hikayenin tatlarındaki çeşitli dozlara göre kendimizi yine kendimiz öncü, muhalif, gerici, tutucu, modern gibi tanımlıyoruz. Aslında hepimizin yaptığı aynı aletle, aynı beyinle bakmak. Fakat sonra kendimize belli kisveler giydirmek, belli roller biçmek. Ama sen aynı dille konuşuyorsan, ben seni bir diğerinden nasıl ayırt edebilirim. Ya da sen kendini nasıl farklı olarak lanse ediyorsun? Reklamcılık dünyasında bu oluyor, şu anda yaşadığımız çağ öyle bir şey. Sen kendini nasıl tanımlıyorsan, öyle kabul ettiriyorsun. Halbuki böyle bir şey yok. Fotoğrafta da tek bakış, tek kaçışlı bir objektif merkezinden hareket edilen perspektif, fotoğrafın en kısıtlayıcı yönü. Tabii bu tek noktadan bakma ile ilgili anlayış sadece fotoğraf ile kısıtlı kalsa ne kadar iyi. Şimdi günümüz resminde de aynı şeyi görüyoruz. Günümüz resmi tamamen öykü anlatıyor, fotoğraftan hareket ediyor ve sürekli olarak da baktığını resmetmeye yöneliyor. Sanat natüralist olarak hareket ediyor ve bunu matah bir şey olarak sanıyor. Çünkü şöyle bir yanılgıdan hareket ediyoruz: hayatın her değerinin şu anda kutsal olduğunu düşünüyoruz ve bunu sorgulamaya hiçbir şekilde kalkmıyoruz. Sanatı da hayatın emrinde, onu destekleyecek, reklam, eğlence sektörü gibi bir alan olarak algılıyoruz. Ben bunu anlamıyorum! Çünkü sanatın hemen algılanması gerekir! ‘Anlamıyorum’u olumlu anlamda kullanmıyorlar. Küçümsemek, reddetmek, dışarıda bırakmak için kullanıyorlar. Çünkü siz doğuştan bunu anlayabiliyorsanız, bu doğru olandır! Bu sadece sanat ile ilgili değil, bütün diğer davranış biçimlerinde, aidiyet tonlarında da aynı şey var. Bu toprağın kültürü örneğin… Bunların hepsi verilmiş kodlar ve bu kodlara göre hareket etmek zorundasınız. Siz bu kodların dışında bir şey söylemeye başladığınızda önce önemsenmiyorsunuz, sonra da daha fazla ileri giderseniz üzerinize gelinir. Bütün bu büyük öncülük, muhalefet, çağdaşlık, ilericilik, demokratlık söylemleri aslında çok büyük bir tutuculuğu ve kitlesel körleşmeyi gizliyor.

Genç fotoğraf tutkunları ile seminerler ve workshoplar aracılığıyla bir araya geliyorsunuz. Bir ara Sabancı Üniversitesi’nde konuk sanatçı olarak bulundunuz, Akbank Sanat’ta, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde seminerler verdiniz. Türkiye’de sanat fuarlarına katılıyorsunuz. Bu süreçte gençlerin dijital sanata ya da dijital fotoğrafa yaklaşımı konusunda neler söyleyebilirsiniz? Fotoğrafta geleneksele mi yoksa çağdaş, kavramsal işlere mi daha yakınlar?
Gençlerin işi zor. Bir konuda derinleşmek için çaba göstermeleri gerekir ama içinde bulundukları dünya, içine doğdukları çağ, öyle bir şeyi hiç de ödüllendirmiyor. Hazır kalıplarla davranmak çok kolay, kısa yollar çok moda. O zaman o hep birbirinin aynısı olan bir dizi insan çıkıyor. Bu kısa temaslarımda gençlere anlatmaya çalıştığım şey sizinle konuştuğumuz şeylerin daha genişletilmiş halleri. Başka bir şeyler de olabileceğini, soru sormanın, sorgulamanın kötü bir şey olmadığını, muhalif olmanın başka türlü bir muhalefet olduğunu da anlatmaya çalışıyorum. Ama nereye varacağımızı ileride göreceğiz.

Diğer sanat dalları için de çok önemli fakat fotoğrafta edisyonunun önemi daha da çok ortaya çıkıyor. Bu işi Türkiye’de en profesyonel olarak ele sanatçılardan biri olarak “fotoğrafta edisyonunun önemi” konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Çoğaltılabilir sanat yapıtlarından en yaygını fotoğraf ve baskı. Son 10 yıldır, fotoğraf, sanat alanında ne yaptığını kendi kendine daha çok tartışmaya başladı. Ondan önce fotoğrafın medium olarak ortaya çıkışı hiç kuşkusuz tekrarlanabilir olması nedeniyleydi. Çünkü baskı sanatlarında belli bir edisyondan sonra kalıp bozulur ama negatif bozulmaz. Her baskı yaptığınızda, belli bir noktadan sonra kalıp aşınır ve artık iş üretemez hale gelirsiniz. Oysa fotoğrafta negatif ile istediğiniz kadar baskı yapabiliyorsunuz. Bu sanat için düşünülmüş bir şey değildi, bu bir iletişim ortamı olduğu için, sınırsız sayıda çoğaltılması onun bir özelliğiydi. Onu sanat alanına çektiğinizde işin rengi değişti. Sanatta genellikle biricik olma prensibinden hareket ediliyor. Benim ‘Yerler’ serisinde çoğu baskı tektir. Bazı siyah-beyaz çalışmalarım üç edisyondur.

Son olarak yakın gelecekteki projelerinizi öğrenebilir miyiz?
Şubat ayında, bir ressam arkadaşım ile birlikte aynı yüzeyde çalıştığımız eserlerden oluşan bir sergimiz var. Ressam Esat Tekand ile birlikte çalıştık. Daha önce Fatma Tülin ile sergi açmıştık. Şu anda figürlü fotoğraflarım ile ilgili çalışmalara biraz ağırlık verdim ve sanırım bu yıl içinde bir açacağım sergi ile “Özne-Nesne” serisine yeni bir halka eklenmiş olacak. ‘Manzaralar’ serisine de çalışmaya devam ediyorum.


Yazı Artam Global Art & Design Dergisi’nin 16. Sayısında yayınlanmıştır.

22 Ekim 2013 Salı

MEHMET GÜLERYÜZ: Elli yıldır doludizgin…

MEHMET GÜLERYÜZ: Elli yıldır doludizgin…

Türk Çağdaş Sanatının duayenlerinden Mehmet Güleryüz ile son dönem resimlerini, Arte Galeri’de sergilenen desenlerini ve çağdaş sanatın seyrini konuştuk.

ÜMMÜHAN KAZANÇ

Sayın Güleryüz, geçtiğimiz günlerde Merkur Galeri’de “Bile Bile” serginiz gerçekleşti. Yine figür odaklı ama insanı hayvanlar dünyası ile anlattığınız resimleriniz ağırlıklıydı. Arte Galeri’de ise desenleriniz sergileniyor. Bu çalışmaların oluşum süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Sergilenen yapıtlara bakacak olursak, son iki yılın işlerinden oluşuyor. Bu son iki yılda yaptığım, bu sergide olmayan birkaç yapıt daha var -yani hem ebat olarak büyük, hem de bu sergiyi tamamlamaları açısından önemliydi- fakat bunları biraz daha önce satıldığı için, sigorta bedelinin yüksek istenmesi nedenleriyle sergide gösteremedik. Son yılların bir teamülü var, olmazsa olmaz haline geldi. Bir tema etrafında ya da isimli sergiler olması modası oluştu. Serginin isimli olması yani ‘şöyle bir tema olacak ve ben ona göre resim yapacağım’ yaklaşımı benim için değil. Bir resmin akışı vardır. Bir nehir gibi, birçok kollardan beslenişiyle, bundan doğan büyük akarsular olabilir ama bunlar aynı kaynaktan çıktığı için bunlar arasındaki temel dayanaklar çok fazla değişmiyor. Bunlardan bir tanesi düşünce olarak bu resmin nedenleri, bu düşüncenin hemen üstünde ve büyük yükü üstünde taşıyan ise biçimlendirme hali. Bunlar bir sürekliliğin sonuçları çıkan işler. Bu süreç birbirine ekli, çok bağlı. Bunun böyle olmasını ben çok doğal buluyorum. Şu tür haller aranmakla beraber -yeni dönemlere geçme, resmini değiştirme gibi- bunlar bunun içinde var, oluyor ama bunların yapay zorlama hallerinden uzak durmaya gayret ediyorum.

Bunu özgünlüğü koruma hali olarak adlandırabilir miyiz?                                 
Düşüncemin bünyesi ve kendi bünyem, bunlar müşterek. Hem karakterim, hem algılama süratim, bunun dayandığı düşünce alanları. Benim için kontrol ettiğim, gelişmesine özen gösterdiğim bu. Kırk yıldır, biçimle ilgili meselelerimdeki meraklarım ve sorularımın sürüyor olması çok önemli. Ben 60’lı yıllardan buyana figür resmi yaparım. Figür resmi bütün gelgitlere rağmen benim için önemini yitirmedi, gereksinimlerini yitirmedi. Ondan ürettiğim biçimler ve haller -ki ben bir hal (situation) resmi yapıyorum- situatianist yaklaşımla çok yakın ilgisi var. Bu politik bir tavır, bir varlık sorgulaması ve bu varlık sorgulamasının temel dayanağı sosyal politik yapı. Türkiye’nin özelliklerini -ki ben dünya üzerindeki yerimizi çok kritik, önemli bir nokta olarak görüyorum- bulunduğumuz alanı ve bu alana ait medeniyetin de, onun politik ve sosyal yapısının da çok karakteristik, dünyada ender bulunan bir coğrafik durum olduğunu düşünüyorum. Yani dünya haritasına baktığımız zaman en karakteristik siluetlerden biri Anadolu coğrafyasıdır. Karakteri de öyle, en şiddetli kritik edenlerden biriyim bu yapıyı. Öte yandan da ben bu halin önemini fark edenlerden biri olarak, bunun üzerine sorduğum sorular nedeniyle resmim dayanak buldu. Resmimin dayanağını oluşturan bütün bu sorular ve haller üzerine tetikte, dikkatte ve kayıt halinde devam etmekteyim. Yapım da etkiye açık bir yapıdır; hem etkilenirim hem etkileme savaşı veririm. Bir soru cevap ve bir sorgulama, yakasına yapışma hali ve bu halin karşınızdakinin de sizin yakanıza yapışmasına müsaade etme halidir. Dolayısıyla bunun bir dinamiği var. İşte bu dinamik benim resmimin kaynağı. 72 yaşındayım ama bu heyecan sürüyor ve meseleler sürüyor. Ve ben meseleleri geçmiş süreçte bakışımı kontrol edebilecek bir noktaya vardım. O zamanki hislerim doğru muydu? O zaman beni dürten ve beni hakikaten tavır almaya iten, benim resmimin hırçınlaşmasına sebep olan şeyler neydi?

Belki de bu sizin tarzınızı yaratıyor.
Hırçını ben kendime söylüyorsam dışa vurucu etki anlamında bir nedeni var. Benim öyle bir derdim yok. Ben aslında çok sükûn içinde biriyim ama atılganım. Çok ters bir şey ama benim resmimin toplamına bakılırsa buradaki sürekliliğin, yalnız onu da söyleyeyim klişe resmin sürekliliğinden bahsetmiyorum veya onun dinginliğinden, onun kendinden emin, onun durmuş oturmuş halinin tam tersinde bir şey. Ben her seferinde her resmi yeniden kuruyorum,  bozuyorum, bu açık. Hiçbir zaman kazanımlarımın üzerinde durmak yanlısı olmadım ve bunun her zaman elden kaçabilecek noktasının kenarında duruyorum. Bu benim kendi resmimi korumak bağlamında bir şey. Bunun için de bir hali korumak da son derece zor. Meselelerim basit. Basitliğin zorluğu kadar basit. Resmim net takip edilebilir; metaforları, kurgusu, bütün gelişimi ve insanlığın düşünce odaklarıyla bağları… Anlaşılması kolay. Tabi bilenler için. Makyaj yanı yok bu resmin. Ustura kenarında oynuyor iş, desenci karakteri resmimin netliğini gösterir. Desendeki berraklığı, açıklığı ve bu çizim dilinin sürekli irdeleniyor, yenileniyor olması, kompoze edilişinden tutunda, çizginin ifade hallerindeki değişimler ve boyadaki sürüşün buna katılışı, desende yakaladığım ve sorguladıklarımın hacimde, kitlede, üç boyuttaki dönüşüm halleridir.

Tablolarınızda kullandığınız karakteristik renklerinize son birkaç yıldır pembe ve tonları eklendi. Birden sanki pembe bir dünya yaratmaya başladınız.
Bu ruh haliyle de ilgili. Denemediğiniz, uzak durduğunuz belli renk armonileri vardır. Bir zaman gelir, siz birdenbire onun ihtiyacını duyarsınız. ‘Aman şu renge hiç dokunmadım, şimdi böyle yapayım da bu resim yenilensin’ meselesi değil. Aslında tümüyle ifadeyle ilgili bir şey ve buradaki son resimlerde de aslında yapı çok büyük bir şekilde değişmiyor ama yapıya tek yönlü bir yaklaşım yok, birçok yaklaşım var burada. Bu sergide birkaç yoldan bedene yaklaşım var. Bir üslup beraberliği umurumda değil. Bu bundan kopuk, bu bundan önce… Aldırmıyorum. Bunların her biri bana ait düşüncenin o resmi gereksindirdiği haller ve onun kurgusunu aklımda nelere dayalı olduğu, onun öncelerini de bulmak mümkün ama bunu birinin öbürüne yakınlığı falan, onu oluşturmak, hiç derdim değil. Şimdi resim benim için hala çok çocuksu bir zevkle yaptığım bir şey. Çocuklukta yaptığım resmin tadını hala duyuyorum. Onun içinde bunu bana sağlayan hali bulduğumda, yani o oluştuğunda orada çıkan resim benim için doğru resim. Ondan sonra nereye koyarlar, hakkında ne denir, taraftarı mı olur, karşıtı mı olur hiç aldırmayan mı var, hiç umurumda değil. Hiçbir zamanda umurumda olmadı ki, o yüzden başka, özgün resim yaptım.

Ama resimlerinizin izlenmesini de istiyorsunuz değil mi?
Resmimin görülmesi için büyük gayretlere girmem. Bana sadece taleplerle gelindi, ben kimsenin peşinden gitmedim. Önemli bir şey yaptığıma değil, özel bir şey yaptığıma inanıyorum, saf resim yapıyorum.
Resmin ve ressamların dünyaları hakikaten girifttir ve bu gözüktüğü gibi hallerden oluşmaz. Bütün sanat dalları için bu böyledir ve günümüzde kendine ait alanların korunması çok önemli. Hayat gibi. Çünkü içinde okunabilirlikler kadar ondan çok daha miktarda okunamayanlar var. Kişinin ne düşündüğünü, günlük hayatında nelere, nasıl cevap verdiğini bilmediğiniz zaman, o resmin nasıl oluştuğunu anlamanız mümkün değil. Seferlerimin ne zaman olacağını, nereye gideceğini ben de bilmiyorum. Uçuyorsam istikamet gidebildiğim kadar. İniyorsam ya benzinim bitiyor yahut da orayı beğeniyorum, iniyorum ama öyle 9’da kalkıp 12’de şuraya varacağım, ertesi gün yine 9’da kalkıp 12’de oraya varacağım, öyle bir sefer yapmıyorum. Benim havayollarım böyle bir havayolu. Yaşam seyrimi ben de merak ediyorum. O yüzden hazırlıksız yapılan bir resmin bittikten sonra ne olduğunu anlıyorum. Ama bu demek değil ki şuur eksikliği. Hayır. Bunun o iç alanının hazırlıkları, neleri kaydetmiş olduğum, nelerden etkilendiğim, nelerin hafızamın altında ve kültürümde, bilgilerim bilgi hanemde birbirinin üstüne çıkıp, birbirinin üstüne merdiven koyup çıkışa doğru hızla hareket edeceklerini bilmiyorum. O yüzden benim için keyifli.

Sanat tarihi açısından sanki yeni bir dönemin başlangıcındayız. İstanbul son yıllarda sanat açısından bambaşka bir süreç yaşıyor. Bienaller, fuarlar, sergiler, çağdaş müzayedeler hızlı bir şekilde devam ediyor. İleride sanat tarihçiler bu dönem için ne yazacaklar sizce?
Bu sürecin tam adını koyacak birileri çıkacaktır ama bu dönem Türkiye’nin aslen politik tarihi için de çok önemli. Türkiye bütün dinamikleriyle her zaman gelişim içinde olan bir ülke. Son 10 yıllık bir döneme bakarsak bir farkındalık, bir açıklık dönemi gibi gözüküyor. Açılım sloganını bir talep gibi görüyorum. Yani açık, kımıldayan, demokrasiye doğru açılım yapan bir toplum (mu?). Bünyesinde çokça da sorgulanacak oluşumlar var. Bütün bu geçiş ve değişim süreçleri yağmaya açık süreçlerdir. Bu sürecin bir oldubitti, bir yağma süreci olmasından endişeliyim.

Yani olumlu olduğu kadar olumsuz da mı?
Evet. Yani bir hareket, diyelim ki çok büyük bir toplumsal coşkuyla bir kazancımız olsa, onun coşkusunun arasında yine yağmacılar olacaktır, milli felaket de olsa yağmacılar olacaktır. Şimdi burada dinamik bir kımıltı var, çok ciddi dinamikler devreye girdi. Dinamiği tetikleyen, dinamiği kontrol eden güçler devreye girdi sanatta da. Gelecekte bu dönemin tarihi yazılacaksa -bunlar o güçler tarafından kontrol edilmiş yazarlar, çizerler, tarihçiler de olsa- bunun dışında kalacak ve gerçek tarihi yazacak olanlar da var olacak. Batı bunu, bütün bu süreçlerin her birini yaşadı. Biz geç katılımdayız, bunların ışığında hareket ediyoruz. Tabi bu bir tarihsel dönem, yani bir hareket, bir köşe başı ama daha neler olacak, göreceğiz.

Mehmet Güleryüz ve kuşağının tabloları kısa bir süre sonra 1 milyon doların üzerinde satılacak deniliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Benim katiyen öyle bir derdim yok. Samimi, çok içtenlikle katiyen umurumda değil, beni ilgilendiren şu; resmime doğru bakışı tercih ederim. Hem döneme doğru bakış olacak, hem de bütün Türk resmine. Bakın hala Türk sanat tarihi yazılmadı. Bugün Türk Sanat tarihini bozmaya yönelik çok hızlı, çok tahrip eden, çok ciddi organize haller var. Zaten bir tane tarih yazılmaz. Herkes kendi tarihini yazar. Bunun içinde nedenleriyle, doğru kaynaklarla bağlayabileninki geçerli olacaktır. Neler vardı? Bu yaşamı, bu halleri kim nasıl anladı, kim dünyayı nasıl anladı, kim hangi cüsseyle neyi cevaplamaya kalktı? Olay budur, bundan bize bir şey kalır mı, kalmaz mı bunlardır.

Sizin için özel atölye kurslarınızın ayrı bir önemi var değil mi?
Resim öğrenimine, resmin eğitimine bakışım çok önem verdiğim bir iştir ve de sarf ettiğim zamana hiçbir zaman acımam. Bir kazanç atölyesi olmamıştır hiçbir zaman onlar. Eğitim kurumlarının çok dışında bir metot önerdiğim için veriyorum bu kursları. Beş yıl akademi hocalığı, onun ardından BİLSAK’da on beş yıl, son on yılda kendi atölyemde, bir ara Bilgi Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nde, Yıldız Teknik’te iki yıl ders verdim. Sadece eğitim yapan biri olarak bu yönümün ayrı tutulması gerekir. Ama hiçbir zaman ressamlıktan başka bir unvanım olmadı.

Öğrencilerinizin performanslarından memnun musunuz?
Memnun olmadığım kalmaz atölyede. Yeteneğin çok gizli de olabileceğine inanıyorum. ‘Çubuk adam çizemem’ diyene resim yaptırırım. Herkese resim yaptırırım ama resmi nasıl anladığımla ilgilidir o, çünkü şiir duygusu gibidir resim. Yetenek çok derinde olabilir, yapılacak sondaj önemli. Sadece bir tek şeyi sorarım: Çok seviyor musunuz? 10 kere falan sorarım, çok seviyorum diyen biri, cefasına katlanacak demektir. İnsan beni çok ilgilendiriyor, resim de. Resim yapan insanlar ise beni çok ilgilendiriyor.

Yazı Artam Global Art Dergisi’nin 6. Sayısında yayınlanmıştır.



İPEK DUBEN: KİMLİK, CİNSİYET, GÖÇ VE KÜLTÜREL ÖN YARGILAR

İPEK DUBEN: KİMLİK, CİNSİYET, GÖÇ VE KÜLTÜREL ÖN YARGILAR 

İlk kişisel sergisini 1979 yılında İstanbul’da açan İpek Duben, son 15 yıldır sanatçı kitapları ve yerleştirmeler üzerine yoğunlaştı. 1991-2001 yıllarında New York’ta yaşayan sanatçı bu dönemde başladığı ve izleyen yıllarda yoğunlaşarak sürdürdüğü sanatçı kitapları ve yerleştirmelerinde kimlik, cinsiyet, göç, kültürel önyargılar gibi konuları eleştirel bir perspektifle işliyor.

ÜMMÜHAN KAZANÇ

1990’ların başına kadar yalnız resim ve desen çalışmaları yapıyordunuz. 1991’den sonra farklı malzemeler kullanarak sanatçı kitapları, multimedya yerleştirmeler, üç boyutlu işler ve video filmleri yapmaya başladınız. Sanatın bu alanına geçiş nedenleriniz nelerdir? Tekrar resme dönmeyi düşünüyor musunuz?
Geçişler çok doğal oldu. 1991’den sonra bir süre tuval üzerine çalışmaya devam ettim fakat tuvale ek olarak ahşap parçalar da kullanmaya başladım. 1991’de Maçka Sanat’ta açtığım serginin üslup ve içerik olarak bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. 1981-82 yıllarından ‘Şerife’ dizisi sonrasında, tüm 80’li yıllar boyunca, New York’taki sanat eğitimimin etkisinde dışa-vurumcu soyut figürasyon türü çalışmalar yapıyordum. 1987’de Maçka Sanat’ta açtığım sergi anonim yüzler, portrelerdi, Giacometti ve Cézanne çizgisindeydiler. Değişim 1991’de oldu; kendi kimliğimi sorguladığım, minyatür ve soyut dışavurumcu üslupları yan yana getirdiğim işlerdi bunlar. Bu değişim çok önemliydi çünkü bütünüyle özgün bir çıkış noktasından yeni bir dil oluşturmaya başlamıştım. Minyatür geleneğinin modern soyut ile birleşimi bir tür post-modernist yaklaşımdı ayrıca. Bu sonuç kendiliğinden oluştu yani yaşamımda izlediğim ve hissettiğim doğulu ve batılı olma arasındaki karşıtlıkları bir senteze ulaştırabilir miyim meselesi kendi resim dilini oluşturdu. Aynı zamanda kendi kimliğim üzerinden yaptığım bu resimler bir tür otobiyografiydiler. Bu resimler bana bir nevi defter formatına girdiğini fark ettirdi. Minyatür ile el yazmalarına doğru gittiğimi fark ettim. Daha sonra 1992’de, New York’ta ürettiğim işlerde tuval ve ahşabı birlikte kullanarak açık ve net olarak kitap/defter sayfaları formatını kullanmaya başladım. Ahşap bölümleri el yazmalarında gördüğümüz süslemeler ile bezemeye başladım. Kimi işlerde de ahşap bölümler kitabın sırtını oluşturuyordu. Bunları izleyen ve 1994’te sonlandırdığım projem ‘Manuscript 1994’ açık bir şekilde ortaçağ el yazmalarına ‘manuscript’lere gönderide bulunuyordu. ‘Manuscript 1994’ yapısal olarak sanatçı kitabı formatını aldı ve bütünüyle kendi otobiyografimin görsel metnini içerdi. Bu işin bir parçası da kendi yazdığım bir şiirdir yani görsel metnin yazınsal metne dönüşmüş hali. ‘Manuscript 1994’ yaptığım ilk sanatçı kitabıdır, sergileniş biçimi de yerleştirme formatıdır. 1994’ten beri sanatçı kitapları ile yerleştirmeler yapmaya devam ettim ve her türlü malzemeden yararlandım. Metal, ahşap, bez, fotoğraf, video olsun malzemeyi seçerken amacım meselemi en doğru ve etkin şekilde anlatabilmekti. Resme dönmek diye bir şeyi düşünmüyorum, resmi bırakmak diye de bir şey de düşünmemiştim. Söylemek istediğim şeye uygun dil, malzeme, format neyse onu kullanıyorum. 

Son 15 yıllık çalışmalarınızdan sanatçı kitapları ve yerleştirmeler üzerine yoğunlaşan “İpek Duben: Bir Seçki 1994-2009”adlı serginiz Akbank Sanat’ta yer aldı. Büyük ilgi gören bu serginiz ile ilgili neler söyleyebilirsiniz? Sanatçı kitaplarını oluşturma fikri nasıl doğdu?
Anlattığım gibi ilk sanatçı kitabım ‘Manuscript 1994’, ama ondan önce 1991’de sergilediğim ‘İzler’ ve onu izleyen ‘Kayıt’ dizileri beni bu formata getirmişti. ‘Manuscript 1994’ kendi kimliğimi konu edindiğim son işim. Ondan sonra 1998’de başladığım ve 2001’de sonlandırdığım ‘LoveBook/AşkKitabı’ var. 1998’de New York eyaletinde ağırlıklı olarak metal çalışan bir atölyede resident artist olarak çalışırken arşivimde bulunan aile içi şiddet ve namus cinayetleri konusunu çelik plakalara işleyerek çelik bir kitap yapmaya başladım. ‘LoveBook’un bir de kaide işlevi gören çelik masası var. Kitap yerleştirme olarak sergilenmediği zaman bir heykel-kitap oluyor. Yerleştirmede mekân sorgulama ve itiraf odasına dönüşüyor. Bu dönüşümü ışığın niteliği ve düzeni ile elde ediyorum. Buna bir ışık enstalasyonu da diyebiliriz. 
LoveBook’u LoveGame projesi izledi. Bu projeler aslında ikiz enstalasyondur. LoveGame yerleştirmesi aşk ve namus adına yapılan cinayetlerin bir rulet oyununa dönüştürüldüğü, renkli ışıklar ve aynalarla donanmış, geri planda İngilizce ve Türkçe aşk şarkılarının duyulduğu ve seyirciyi cinayete ortak olacağı bir oyuna davet eden kumarhane ortamı.
Sergideki beş yerleştirmeden biri de 2003 tarihli kartpostallar ile 2004 tarihli videoydu. Her iki iş ‘What is a Turk?’ projesinin parçaları. 1896-1997 arasındaki yüzyıl içinde Türkiye’yi ziyaret eden çeşitli mesleklerden batılıların Türkler hakkındaki ön yargıları ve kalıpçı görüşlerine karşı eleştiri getiriyor ve gözlemlerini de sergiliyor. Kartpostallarda kullandığım aynı döneme ait portreler ve Türkiye’den insan manzaraları tabi önyargılarla gerçeği karşılaştırmak amaçlı. Video, tarihi günümüze taşıyarak İstanbul’da çeşitli süreler yaşamış ve yaşamakta olan yabancıların kendi deneyimlerine dayanarak kartpostallarda alıntılanan görüşleri tartışmalarını sağlıyor. Bu projenin devamı olarak Türklerin yabancılara, ‘öteki’ne karşı besledikleri önyargıları incelemek istedim. Sergideki son iş ‘Elveda Yurdum/Farewell My Homeland’ adlı sanatçı kitabının iki video ile birlikte kurulan yerleştirmesi. Bu işimde yine yirminci yüzyıl boyunca dünyanın her tarafında yurtlarından zorla göç etmeye maruz bırakılan insanların yabancı coğrafyalara geçerken sınırlarda ve kamplardaki görüntüleri ve ifade ettikleri duyguları, travmaları söz konusu.
Serginin büyük ilgi görmesi gezenlerin ifadelerine göre kendi yaşamlarında buldukları ya da şahit oldukları birçok mesele ile -aile fertlerine ve çocuklara uygulanan şiddet, namus cinayetleri, ırkçılık, etnik savaşlar gibi- vicdanlarını rahatsız eden olaylarla, sergi mekânında karşı karşıya gelmeleri, yüzleşmeye ve düşünmeye mecbur kılınmaları. Sergiyi tipik sergi izleyicisi olmayan birçok kadın, erkek, her yaştan insan izledi ve çok etkilendiklerini dile getirdiler. Sanatçı olarak işlerimin galeriyi aşarak daha geniş bir algılama ortamına ulaşmış olmasından mutlu oldum. 

“Geçiş”, “Elveda Yurdum”, “What is a Turk?”, “Seni Hep Seveceğim”, “Batıdan Haberler”, “Artemis” ve “Manuscript 1994” diğer yerleştirme çalışmalarınız. Siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarında aldığınız eğitimin etkilerini bu çalışmalara nasıl yansıyor?
Yukarıda anlattığım bu projeler sosyal ve siyasi konuları içeriyor. Belgesel bilgiyi sanata dönüştürürken sosyal bilimlerden edindiğim disiplin ve gözlemleme yöntemlerinin arka bilincimde olması çok önemli. Demagoji yapmadan gerçeği dengeli bir şekilde yansıtmak ve sanat olarak seyirciye yaşatmak, hissettirmek önemli. Ama klasik anlamda sanatın ne olduğunu da bilmek gerekiyor. Yalnız bilgi aktaran kavramsal sanat insana kitap okumayı tercih ettirebiliyor.

Chicago Üniversitesi'nden siyasal bilim dalında master, New York Studio School’dan sanat dalında lisans, Mimar Sinan Üniversitesi’nden sanat tarihi dalında doktora dereceleriniz bulunuyor. Yoğun sanat çalışmalarınız yanı sıra sanat ve eleştiri üzerine yayınlarınız da bulunuyor. Bu yayınlarınızla Türk sanatına başka bir açıdan destek veriyorsunuz.
Uzun yıllar Türk sanatı dışarıya açılmalı diye uğraş verildi. 90’lı yıllarda bu alanda büyük patlama oldu. Bugün Türk sanatçıları dünyanın önemli sanat merkezlerinde yer alabiliyor. Bunu belli kurum ve kuruluşlar da destekliyorlar. Eksik olan içinde bulunduğumuz günün geçmiş ve gelecek ile bağlantılarının düzeyli bir şekilde yazıya dökülmesi, yani hafızamızı tazelemek ve zenginleştirmek durumundayız. Genç kuşakları ve sanatı destekleyenleri sanata karşı daha duyarlı yapmak için bilgilendirmemiz gerekiyor. 

Bugüne kadar birçok ödül ve burs kazandınız. İstanbul Modern; Museum Voor Volkenkunde, Rotterdam; İstanbul Büyükşehir Müzesi, İstanbul; Türk-İngiliz Kültür Derneği-ITBA koleksiyonlarında Amerika, Japonya, Fransa, Türkiye, İngiltere’deki özel koleksiyonlarda eserleriniz bulunuyor. Bu başarılarınızın ardından gelecek ile ilgili planlarınız nelerdir?
Olayları izleyerek çalışmaya devam edeceğim.

Yazı ARTAM Global Art Dergisi’nin, Nisan-Mayıs 2010 (sayfa 58-61) sayısında yayınlanmıştır.

TONY CRAGG VE HEYKELLERİ



TONY CRAGG VE HEYKELLERİ

Tony Cragg, Robert Ayers ile röportajında heykelleri ve malzeme ile olan ilişkisini şu sözlerle açıklıyor: “Heykelin statik, hatta ölü olduğu gibi bir düşünce var. Ben bu düşünceye tamamen karşıyım. Dindar bir insan değilim -kesinlikle materyalistim- benim için malzeme ilginç ve çok yüce. Heykel yapmaya başladığım zaman, malzemedeki inanış sistemlerini ve etikleri arıyorum. Bu malzemenin bir dinamiğinin olmasını, itmesini, hareket etmesini ve büyümesini istiyorum. …Bütün bunların yapım aşamasında olmasını istiyorum, böylece bir heykel nesli bittiği zaman, bir diğer nesil geliyor ve böylece her şey etrafımda büyüyüp gelişiyor. Ben bu işi böyle görüyorum”. 

ÜMMÜHAN KAZANÇ

Daha çok Tony Cragg olarak anılan ünlü İngiliz çağdaş heykeltıraş Anthony Cragg, Louvre Müzesi’ndeki sergisine özel olarak hazırladığı bir grup heykelini, Cam Piramit’in altındaki Marly ve Puget Salonlarında sergiledi. Bavyera doğumlu Avusturyalı heykeltıraş Franz Xaver Messerschmidt (1736-1783)’in Louvre Müzesi’nde yer alan Fransa’daki ilk retrospektifi ile aynı anda sergilenen Tony Cragg heykelleri, yüzyıllar arasında görsel bir iletişim sunuyor. Messerschmidt’in “karakter kafaları”, daha çok ünlü çağdaş heykeltıraş Tony Cragg’ın çelik heykel çalışması “Mixed Feelings (Karmaşık Duygular), 2010” isimli heykel çalışmasına gönderme yapıyor. Biçim bozmalar, 18. yüzyıl başyapıt öncüleri gibi, çok kesin bir noktadan bakıldığı zaman kesinlikle ifade gücü olan bir insan yüzünü andırıyor. 
Tony Cragg’ın Louvre Müzesi’nin Marly ve Puget Salonlarında sergilemek üzere seçtiği farklı ölçü, biçim ve tiplere sahip yedi heykel çalışması, heykeltıraşın geniş malzeme (bronz, çelik, ahşap), renk (beyaz, kırmızı, siyah) ve yöntem (merkez eksen etrafındaki kıvrımlar, lateral-yan düzlem boyunca eğik ve sarkan elemanların yer değiştirmesi, çok ince tabakaların birikimi, yüzeylerin delinmesi) seçimini de gözler önüne seriyor. Aynı tema ile fakat farklı ölçülerde üretilmiş heykeller, ziyaretçilerin ölçü, iki parçalı heykel soruları hakkında -sanatçının “Runner (Koşucu)” heykeli, dolaylı olarak Philippe Magnier (1647-1715)’nin “Lutteurs (Güreşçiler)” heykelini anımsatıyor- bir kez daha düşünmesini amaçlıyor. 
Tony Cragg’ın bu sergi için özel olarak hazırladığı heykel, özellikle mimar Ieoh Ming Pei’nin Cam Piramit’inin altında, giriş kolonun üzerinde sergilenmek üzere tasarlanmış. Aslında, ilk yapıldığında büyük tartışmalara yol açan Cam Piramit, Tony Cragg’ın heykelleri göz önüne alındığında, mimarın burayı tasarlarken çağdaş bir sanat eserinin çok iyi sergilenebileceğini ön gördüğünü düşündürüyor!
Heykelin affetmeyen statik ve değişmez vizyonunundan uzak olan Tony Cragg, her zaman, akışkanlık ve geçişin bir savunucusu oldu. Sanatçı bu fikirlerini, insan figürünü ve onun temsillerini -Messerschmidt’in ondan önce yaptığı gibi- keşfederek ortaya koymaya çalıştı. Cragg, öncülerinden farklı olarak, daha geniş anlamda, doğadaki oldukça farklı organik formlara karşı hassasiyetini koruyarak, kendi sanatsal dilini yaratmayı başardı. 
Cragg, heykel yapmanın sadece biçim ve malzemenin anlamını değiştirmek ile ilgili olmadığını düşünüyor. Bu süreçte kendisinin de bir değişim yaşadığını belirtiyor: “Gördüğünüz ile ilgili olarak sizin duygularınız ve düşünceleriniz de sürekli olarak değişiyor. Şekil ve içeriğin ikili karşıtlıklarının basitleştirilmesi -çirkin ve güzel, soyut ya da figüratif, ifadeci ve kavramsal- özgür bir çözüm içinde çözülüyor ve buradan da yeni anlama sahip biçim belirginleşebiliyor. Bu yöntem heykel yapımı için uygun görülebilir fakat çizim, resim ve yazım için de uygulanabilir. Bütün bu disiplinlerdeki benzerliğin altında sanatçının malzemeyi kendisinin bir uzantısı olarak görmesi ve malzeme ile iletişime geçerek yeni bir şey keşfetme ve yaratma gerçeği yatmaktadır: Şiir… Bazıları yeni bir şey keşfedebilir ya da diğerleri aradıkları neyse ona ulaşabilir. Tabii ki, çok karmaşık işlem ve süreçlerden geçmeden de bir şeyler yapmak mümkün. Sonuç olarak, dünyadaki her şey bu şekilde yapılmıştır, yeni bir şey yaratmadan, fakat iyi işleyen endüstriyel gerçeklerden soğuk kalpli elemanların birleşiminin alınması gibi: bir küp, bir Mickey Mouse, fotoğraf, ölçü, malzeme, renk ve anlam. Modernleşmenin basit biçimsel çözümleri ve teskin edici mesajları aynı zamanda sihirli imalarla, simya, avangart, yarı siyasi ve mistik ile birleştirilmektedir. Mistisizm benim ilgi alanım değil. Ben malzemenin potansiyeli hakkında daha çok bilgi sahibi olmak ve gücü ile ilgileniyorum, benim açımdan bakılırsa kimya, fizik, felsefe veya heykel ile ilgiliyim” açıklaması ile malzeme ile ilişkisini ve heykel yapım aşamasındaki duygularını ortaya koyuyor.
Tony Cragg’ın 13 Haziran’a kadar Almanya Duisburg’taki MKM (Museum Kueppersmuehle für Moderne Kunst)’de izlenebilecek “Aklımdaki Şeyler” isimli retrospektif sergisinde ise sanatçının kariyerinin anahtar dönemlerine ait 50 heykel, çizimle ve grafik çalışmaları yer alıyor. 1.000 metrekarelik bir alanda açılan sergide, erken dönem çalışmaları, son dönem eserleri ile birlikte sergilenerek sanatçını tüm kariyeri gözler önüne seriliyor.
9 Nisan 1949 Liverpool, İngiltere doğumlu, Londra Kraliyet Sanat Akademisi mezunu Tony Cragg, 1977 yılından bu yana Almanya, Wuppertal’da yaşıyor. Cragg’ın sanat ile ilgilenmeye başlama hikâyesi de oldukça ilginç. Cragg iş hayatına Ulusal Lastik Üreticileri Araştırma Birliği’nde staj yaparak başladı. Sapma ile ilgili çizimler yaparken bir kız arkadaşı sanata biraz zaman ayırmasının iyi olacağını önerdi ve Cragg, kısa bir süre sonra kendini heykel yaparken buldu. Bir diğer kız arkadaşı, yine hayatının dönüm noktalarından biri. Kız Almandı ve 1977 yılında çalışmalarını tamamlamak için Wuppertal’a dönmeye karar verdiğinde, ileride eşi olacak kızın arkasından Cragg da gitti ve o zamandan buyana orada yaşıyor. 
Sanatçının ayrıca İsveç’e bağlı Tjörn adasında bir stüdyosu bulunuyor. Cragg, heykel denemeleri ile oldukça farklı tipler keşfederek, çağdaş heykel sanatına çok önemli katkılarda bulundu. 1970’lerdeki erken dönem çalışmalarında daha çok atılmış inşaat malzemeleri, kullanılmayan ev araç gereçleri gibi objeleri kullanan Cragg, daha sonraları ahşap, bronz, mermer gibi geleneksel malzemeler tercih etmeye başladı. Fakat biçim repertuarını sürekli yenileyerek, insan vücuduna soyut yaklaşımı hayranlık düzeyine ulaştı. 1988 yılında Turner Prize’a layık görülen Cragg, aynı yıl İngiltere’yi Venedik’te temsil etti. 1994 yılında Kraliyet Sanat Akademisi’ne seçildi. 2002 yılında, iki yılda bir verilen Piepenbrock Heykel ödülünü, 2007 yılında ise heykel sanatına çok önemli katkılarından dolayı “Praemium Imperiale” ödülünü aldı. Cragg, 2008 Eylül’ünde, Wuppertal’da 20 büyük boyutlu eserinin yer aldığı bir heykel bahçesi açtı. Duesseldorf Kunstakademie’de ders veren sanatçı, 2009 yılında bu yana bu akademinin yöneticisi. 
Tony Cragg, farklı malzeme ya da bitiş kullanarak her heykelinin üç ya da beş eşsiz versiyonunu yapıyor. Örneğin, bir heykeli fiberglas, bronz ya da paslanmaz çelik olabiliyor. Sonuç olarak her heykel versiyonu eşsiz görünüyor. Cragg, 1920’lerde inşa edilmiş tank ve askeri araç gereç onarım garajını stüdyo olarak kullanıyor. Sekiz yıl önce Rudolf Hoppe’nin restorasyonunu gerçekleştirdiği stüdyoda 20 kişi çalışıyor. Beş yönetici asistanının yanı sıra, marangoz, endüstriyel tasarımcılar ve seramikçiler gibi zanaatkâr ve sanatçılar çalışıyor. Cragg, heykellerinin çizimini hazırladıktan sonra, ekibi bu çizimlerin üç boyutlu eserlere dönüşmesinde yardımcı oluyor. Cragg, heykel yapımının her aşamasında yer almayı çok önemli buluyor. “Eğer heykelin yapım aşamasında bulunmazsanız, hissedemezsiniz, malzemeler üzerinden izleyeceğiniz yolu düşünemezsiniz” açıklamasını yapıyor. 
Çağdaş sanat müzayedelerinde eserleri rekor fiyatlara alıcı bulan, birçok müze ve özel koleksiyonda eserleri bulunan Tony Cragg, sadece heykel yapmaya konsantre olmayı seviyor ve sanatçıyı Londra’da Lisson Galeri, New York’ta Marian Goodman, Duesseldorf’ta Konrad Fischer ve Paris’te Thaddaeus Ropac temsil ediyor. 

TONY CRAGG’IN HEYKELLERİNİN YER ALDIĞI MÜZE VE KOLEKSİYONLAR
Saatchi Koleksiyonu, Londra
Arts Council of Great Britain, Londra
Musée national d'Art Moderne Georges Pompidou, Paris
Centre Reina Sofia, Madrid
Tate Gallery, Londra
Weltkunst Foundation, Londra
British Council, Londra
Union Bank of Switzerland
West Sussex Education Authority, Chichester
Werkstatt Kollerschlag, Viyana
Museum van Hedendaagse Kunst, Gent
Louisiana Museum, Danimarka
Kunsthalle, Zurih
Stedelijk Van Abbemuseum, Eindhoven
Fonds Regional d'Art Contemporain, Bourgogne, Dijon
Leeds City Art Gallery
Fonds Regional d'Art Contemporain, Rhone-Alpes, Lyon
Kunstmuseum Luzern, Lucerne
Nagoya City Art Museum, Nagoya
Art & Project, Amsterdam
Fundacion Caja de Pensiones, Madrid
The Rivendell Collectio


KAYNAKÇA:
Robert Ayers, The AI Interview Tony Cragg, ArtInfo, 10 Mayıs, 2007.
Metinler: Tony Cragg, Christoph Brockhaus, Robert Kudielka, Christian Schneegass, Söyleşi: John Wood, “Tony Cragg: In and Out of Material”, Walther König, Köln, 2007.
Tony Cragg, “Cutting Up Material”, (www.tony-cragg.com).
Sarah Thornton, “Artists at work: Herr Cragg, Der sculptor boss”, The Economist, 4 Ağustos 2010.
Roderick Conway Morris, “Inventing a New Visual Language”, International Herald Tribune, 14 Ekim 2010, s.12.

Yazı Artam Global Art & Design Dergisi’nin 11. Sayısında yayınlanmıştır.