3 Şubat 2018 Cumartesi

TURGUT ERSAVAŞ’IN ESERİ AMERİKA’DA ÖZEL BİR KOLEKSİYONA ALINDI VE “ÖZGÜRLÜK YOLCULUKLARI” SERGİSİNDE TÜRKİYE’Yİ TEMSİL EDİYOR

Turgut Ersavaş, “Escape to the Unknown – Bilinmeyene Kaçış”, 2016, tuval üzerine akrilik, 121 x 122 cm.,
(Özel Koleksiyon).

Mimar ve Ressam TURGUT ERSAVAŞ’ın “Escape to the Unknown – Bilinmeyene Kaçış” isimli, 2016 tarihli eseri, geçtiğimiz aylarda SAATCHI ART’ın (saatchiart.com/tersavas) internet sitesi üzerinden Amerikalı bir koleksiyoner tarafından satın alınmıştı. İsminin açıklanmasını istemeyen koleksiyonerin, Amerika’nın Ohio eyaletine bağlı Columbus şehrinde St. Philip Gallery’de 11 Şubat – 8 Nisan 2018 tarihlerinde düzenlediği “JOURNEYS OF LIBERATION - ÖZGÜRLÜK YOLCULUKLARI” sergisinde Turgut Ersavaş’ın “Escape to the Unknown – Bilinmeyene Kaçış” isimli eseri, dünyanın 18 farklı ülkesinden 28 sanatçının eserleriyle birlikte sergileniyor.


Sergide, Turgut Ersavaş’ın eseri, Marc Chagall, Mohammad Ali, Carl Dixon, Aatmica Ojha gibi sanatçıların eserleriyle birlikte geçmişten günümüze farklı nedenlerle yurtlarından, ülkelerinden kitlesel olarak ayrılarak bambaşka topraklara göç eden insanların hikayelerine, acılarına ve umutlarına ya da umutsuzluklarına bir bakış sunuyor. Turgut Ersavaş, “Escape to the Unknown – Bilinmeyene Kaçış” eserini son dönemde ülkemiz sınırlarında, denizlerinde acılarını, sorunlarını canlı olarak yaşadığımız Suriyeli göçmenlere ithafen resmetmiş.


Turgut Ersavaş Atölyesinde.
BİLGİ İÇİN
www.saatchiart.com/tersavas
Instagram: @turgutersavas

TURGUT ERSAVAŞ ÖZGEÇMİŞ
Turgut Ersavaş 1944 yılında Çanakkale’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Çanakkale’de yaptı.  1961 yılında İstanbul'a yerleşti. Halen Levent’te yaşıyor ve resim çalışmalarını Levent'teki atölyesinde sürdürüyor. Lise öğreniminden sonra, sonradan Boğaziçi Üniversitesine dönüştürülen, İngilizce eğitim veren, Robert Kolej Mühendislik Yüksek Okulunda bir yıl eğitim aldı. Bir yıl sonra sınavını kazandığı İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinden 1967 yılında mezun oldu. Kendisinin, resim ve sanat sevgisi, orta öğretim ve Lise yıllarında, Milli Bayramların kutlamalarında kullanılan çeşitli elemanların üretilmesinde ve boyanmasında rol alması ile başlamış ve ilk sanat deneyimleri Resim Öğretmeni, ressam Şadiye Erdölen’den aldığı derslerle olmuştur.

Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Plastik Sanatlar Derneğinin (IAA/AIAP) Türkiye Şubesi (UPSD) üyesidir. Ressamlık ve Sanat faaliyetlerinin yanında, halen İstanbul Medipol Üniversitesi (İMÜ), Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesinde Öğretim Görevlisi olarak (İngilizce öğrenimde), Mimari Tasarım Stüdyosu dersleri veriyor.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde, Ressam Ercüment Kalmuk ve Ressam Şadan Bezeyiş’ten resim, renk ve şekil kompozisyonu, Heykeltıraş Rudolf Belling ve Heykeltıraş Yavuz Görey’den aldığı modelaj ve Sebahattin Eyüboğlu’ndan aldığı Sanat Tarihi dersleri, sanat anlayışının ve formasyonunun pekişmesinde ve gelişmesinde belirleyici olmuştur.


Marc Chagall (Russian-French: 1887-1985), “Moses and His People”, 1972, Lithograph,
32 x 24 cm., (Özel Koleksiyon).

Profesyonel Mimarlık mesleği sürecinde de, projelendirilmesinde rol aldığı evlerde, ofislerde ve çeşitli binalarda çağdaş ve modern sanat eserlerinin kullanılmasını sürekli desteklemiş ve teşvik etmiştir. Yoğun mimarlık uğraşı süresince çağdaş sanat hareketlerini takip ederek ve zaman buldukça uzun aralıklarla olsa da resim yaparak sanat formasyonunu canlı tutmaya çalışmıştır. Ancak emekliliği ile başlayan süreçte Türkiye ve Dünyadaki çağdaş sanat eserleri ve hareketlerini yakından takip etmenin yanı sıra, resim çalışmalarını hızlandırması mümkün olmuştur.

Turgut Ersavaş, akrilik, yağlı boya ve karışık teknik kullanarak, üzerinde detaylı çalışılmış, kendine özgü, çağdaş sanat eserleri üretmektedir. Ersavaş’ın resimleri; mimariden, bilim ve teknolojinin baş döndürücü ilerlemesinin, insan ve yaşadığı dünya üzerindeki etkilerinden, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşlar sonucu insanların yaşadığı sorunlardan, antik kültürlerden, doğadan; günümüzde ve gelecekte, insanın, yeni dijital dünyada karşılaşabileceği kişisel ve psikolojik sorunlardan ve bir dizi duygusal durumlardan esinlenmekte ve bu konuları sanat dünyasında irdelemek amacını gütmektedir.


Muhammad Ali (American: 1942-2016), “Let My People Go”, 1979, Hand-signed color lithograph, 25 x 20 cm.,
(Özel Koleksiyon).
SERGİ VE ETKİNLİKLER
2018    Şuanda yoğun olarak üzerinde çalıştığı serisi, Turgut Ersavaş’ın ilk Kişisel Sergisinin ana konusunu oluşturacak ve 2018 yılında İstanbul’da açılacak.
2018    Turgut Ersavaş’ın “Bilinmeyene Kaçış” isimli, Amerikalı bir koleksiyoner tarafından satın alınan eseri, “Journeys of Liberation - Özgürlük Yolculukları” sergisinde Amerika’nın Ohio eyaletine bağlı Columbus şehrinde St. Philip Gallery’de 11Şubat – 8 Nisan 2018 tarihlerinde sergileniyor.
2017    Karma Sergi, İstanbul
2017    Karma Sergi Bodrum
2017    İsviçre’de ART BASEL 2017’de, The Art.Box Gallery standında üç adet eseri Dijital büyük ekranda gösterildi.

2016    Art Basel Miami 2016 esnasında, Miami Spectrum’da, The Art.Box Gallery standında beş adet eseri Dijital büyük ekranda gösterildi.

8 Ocak 2018 Pazartesi

OZAN ÜNAL “DÜŞ BOZUMU” HEYKEL SERGİSİ

Boşluğa eskiz, 106x48x34 cm.
Bir “yanılgı” üzerine kuruluyor olabilir mi yeni dünya? İnsanın bir hevesle başladığı modernite serüveni; önünü alamadığı, başa çıkamadığı, güçlenmeyi beklerken yokolmaya başladığı bir aciziyete mi dönüşüyor? “tek ve biricik” olduğu pompalanırken bir yandan, tinsel ve bedensel olarak “uyum” halinde silinip gidiyoruz kendi “öz” hayatlarımızdan.

Verdikçe aldığını gördük mü hayatın bu haliyle. Kendi ellerimizle –nedense bile isteye- teslim ederken başrolü; kırılgan bedenimizi korumanın derdine düştü güdülerimiz; sardıkça sardı “tin”imizi dokunmatik “akıllı” dünyaya karşı demirden zırhlarla. Artık biliyoruz ki “düşbozumu” bu korkunun, bu hayalkırıklığının adı.  Ve demirden zırhlarımız artık yeni “ten”imiz. Ve “demir” artık yeni “ben”imiz.

Ozan Ünal'ın "Düş Bozumu" ismini verdiği heykel sergisi 12 Ocak - 4 Şubat tarihleri arasında Galeri Selvin'de izlenebilir.


Rüzgara karşı, 190x120x50 cm.

GALERİ SELVİN   
Arnavutköy Dere Sok. No:3 
Arnavutköy, Beşiktaş İstanbul
Tel: 212.263 74 81

www.galeriselvin.com


Hakikat kapısı, 220x60x70 cm.

20 Aralık 2017 Çarşamba

HOCA VE ÖĞRENCİSİNİN ESERLERİ ANKARA RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ KOLEKSİYONUNDA BULUŞTU

Nimet Demirbağ Sanlıman’ın Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde Kitre Bebekleri Ziyareti, 2017,
Fotoğraf: Kerem Sanlıman.
Kitre Bebeklerin yaratıcısı ZEHRA MÜFİT SANER ve onun en son öğrencisi NİMET DEMİRBAĞ SANLIMAN’ın kitre bebekleri artık Ankara Rahmi M. Koç Müzesi koleksiyonunda birlikte sergileniyor.

YAZI: ÜMMÜHAN KAZANÇ


Kitre bebek yaratıcısı ve ustası olarak tarihe geçen
ZEHRA MÜFİT SANER,
Türkiye’nin ilk kadın sanatçıları arasında yer alır.

Gerçek ve benim için bir o kadar özel bir hikayeyi paylaşıyorum sizlerle. Türk Ressamları Ansiklopedisi Editörlüğünü yaptığım dönemde Ressam Tayfur Çelikten Sanlıman ve kıymetli eşi Nimet Demirbağ Sanlıman ile tanışma şerefine eriştim. 22 Ağustos 2017 tarihinde vefat eden ve 24 Ağustos 2017 tarihinde Bozcaada Mezarlığına defnedilen koca çınar Tayfur Çelikten Sanlıman’ı bu vesileyle rahmetle ve hasretle anıyorum.
Benim hayatımın kilometre taşlarından biri olan bu değerli çift ile tanışmamız, daha sonra çok özel bir dostluğa dönüştü. Artık Tayfur Bey manevi babam, Nimet Hanım ise manevi annem olmuştu. Nimet Demirbağ Sanlıman, tam 65 yıl kitre ya da başka bir tabirle Türk belgesel bebek sanatı çalışmalarına aralıksız olarak devam etmiş ve Bebek yapımı olarak nitelendirilse de daha önce litaratürde tam bir sınıflandırma yapacak kadar örneği bulunmadığından “belgesel bebek yapımı” olarak adlandırılabilecek sanatın nadir ustalarından. Nimet Demirbağ Sanlıman, Türkiye’nin ilk kadın sanatçıları arasında yer alan, Ressam ve Kitre ve Pamuk ile yapılan daha çok BELGESEL BEBEK olarak bilinen TEMALI FİGÜRLERİN yaratıcısı ve ustası olarak tarihe geçen ZEHRA MÜFİT SANER’in en son öğrencisidir.
SANLIMAN ailesi ile sohbetlerimizde Nimet Hanım, sürekli hocası Zehra Müfit Saner’i ile ilgili bilgi ve belgeleri paylaşabileceği bir şey yapmak istediğinden bahsediyordu. Ben de kendisine ZEHRA MÜFİT SANER ile ilgili bir internet sayfası hazırlayabileceğimi önerdim ve çalışmalara başladık. Zehra Hanım’ın akrabalarının da desteğiyle http://kitrebebekyaraticisi-zehramufitsaner.blogspot.com.tr/ sitesini hayata geçirdik ve hakkında çok az bilgi bulunan Türkiye’nin ilk kadın sanatçılarından Zehra Müfit Saner ile ilgili oldukça kapsamlı bilgileri paylaşıma açtık. Akabinde hocasının izinden başarıyla giden ve kitre bebek sanatının ölümsüzleşmesini sağlayan Nimet Demirbağ Sanlıman’la da ilgili bir internet sitesi hazırladık. http://kitrebebekustasi-nimetsanliman.blogspot.com.tr/
Bu sitelerden sanatçılarımız ile ilgili tüm bilgilere ulaşabilirsiniz.


Nimet Demirbağ Sanlıman’ın Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde Kitre Bebekleri Ziyareti, 2017,
Fotoğraf: Kerem Sanlıman.
ANKARA RAHMİ M. KOÇ MÜZESİ KOLEKSİYONUNDA BULUŞMA
Nimet Hanım ile bu internet sitelerinin hazırlık aşamasında, kendisinin bir arzusunu daha öğrendim. Zehra Müfit Saner’in bazı eserlerinin Ankara Rahmi M. Koç Müzesi koleksiyonunda sergilendiğini biliyorduk. Nimet Hanım, kendi kitre bebekleriyle hocasının eserlerinin yer aldığı bir sergi düzenlenmesini çok arzu ediyordu. Ben de Ankara Rahmi M. Koç Müzesi ile iletişime geçerek şansıma denemek istedim. Müze Yöneticisi
Mine SOFUOĞLU, mailimize büyük bir samimiyetle cevap verdi ve biz artık sergi detaylarını konuşmaya başlamıştık ki Nimet Hanım ve Tayfur Bey yaşamlarına Darüşşafaka Cemiyeti’nin Urla Rezidansında devam etmeye karar verdiler. Tabii ki bu arada Nimet Hanım’ın kitre bebeklerinin geleceği ve koruma altına alınması konusu ortaya çıktı. Nimet Demirbağ Sanlıman hocamız, kitre bebek sanatını daha çok kişinin tanıması, öğrenmesi ve yaşatılması için çok önemli belge niteliğini taşıyan koleksiyonunu Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’ne bağışlamaya karar verdi. Bu bebekler için müzede özel bir bölüm hazırlandı. Artık bu çok özel eserler, 2016 yılından bu yana müzede sergileniyor. Tabii ki iki usta sanatçının eserleri bu vesileyle kavuşmuş oldu. Bu özel hikayenin bir parçası olmaktan büyük onur duyuyorum.


Nimet Demirbağ Sanlıman, Fotoğraf: Ümmühan Kazanç.
EN SON ÖĞRENCİSİ NİMET DEMİRBAĞ SANLIMAN, HOCASI ZEHRA MÜFİT SANER’İ ANLATIYOR: “Hocam Zehra Müfit Saner, Türkiye’ye özgü el yapımı Belgesel Kitre Bebekçiliğinin yaratıcısıdır. Onun, benim hayatımdaki yeri çok kıymetli ve önemlidir.
1950 yılında bir tanıdığımızın evinde Onun bebeklerini gördüğümde içimde ne olduğunu bilemediğim ama hep aradığım şeyi bulmuş olmanın sevincini yaşadım. Hiç vakit kaybetmeden randevu alıp görüşmek ve beni öğrencisi olarak kabul edip edemeyeceğini öğrenmek üzere Kadıköy Kantarcı Semtindeki evine gittim. O gün yaşadığım heyecanı hiç unutmuyorum. Bahçe içinde, iki katlı güzel bir evde eşiyle yaşıyorlardı.
Daha sonraki haftalarda olduğu gibi, onu kanepesine gömülmüş, ince çerçeveli gözlüğü gözünde, ak saçlı başı yaptığı işin üstüne eğilmiş, çalışırken buldum. Önündeki masanın üzerinde içinde aletlerinin, malzemelerinin, yeni başladığı bebeğin kolları, bacakları ve daha bir sürü teferruatın bulunduğu tezgah dikkatimi çekti. Beni güler yüzle buyur etti. Orada olduğumdan memnuniyet duyduğumu ifade eden sözler söyledikten sonra ‘yanıma otur, dikkatlice seyret, eğer hoşuna giderse haftaya malzemelerini alır, derse başlarsın, inşallah devamlı bir talebe olursun’ dedi. İleriki yıllarda sanırım Hocamın arzusunu yerine getirmiş oldum.
Onun ellerini hayranlıkla seyrederken içimde, yeni mezun olduğum Arnavutköy Amerikan Kız Koleji (Robert Koleji)’nde Amerikalı bir öğretmenimizin açtığı hobi kursunda öğrendiğimiz üç boyutlu insan figürlerini yaparken içimde hissettiğim coşkuyu yaşadım. Orada ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum ama ayrılırken ‘Ben bu işi yapabilirim’ diye düşündüğümü çok iyi biliyorum.
Evimiz Cihangir’deydi. Yolda hep, bu kadar yaşlı birinin bu denli ince işi nasıl yapabildiğini şaşkınlıkla düşündüm. Fakat her hafta derse gittiğimde onu daha genç buluyordum, sohbet ettikçe sanatına, bilgisine, tecrübelerine ve yaşadığı hayat mücadelesine hayran kalıyordum.
Çağdaş ve yaratıcı kişiliğiyle etrafına enerji dağıtan hocamın yanından ayrıldığımda bir an evvel eve varıp çalışmaya başlamak için sabırsızlanıyordum. Zaman içinde sanki akran iki arkadaş gibi olmuştuk. Beraber sergilere, konferanslara gidiyorduk.
1955 yılında Spor Sergi Sarayında açılan Uluslararası Bebek Sergisi’ne katıldık. En çok ilgi gören ve beğenilen vitrinler bizimkilerdi. Aynı yılın sonunda Beyoğlu’ndaki Amerikan Haberler Merkezinde açtığım ilk kişisel sergimi gezerken, hocam da benim kadar heyecanlıydı. Bana; ‘Nimet, artık gözüm arkamda kalmayacak. Elimi sana veriyorum, benden sonra bu sanatı sen yaşatacaksın’ dedi.
Yıllardır Türkiye’de ve dünyada sergiler, söyleşiler, dia gösterileri, röportajlar, internet programları yaparak bu misyonu sürdürmekteyim. Ayrıca Halk Evleri Merkezlerinde, Derneklerde, evimde onlarca kişiye ders verdim. Fakat maalesef karşıma ‘devamlı bir talebe’ çıkmadı, üzgünüm.
Birkaç yıl sonra, bir sohbet esnasında Hocam birlikte bir atölye açmayı teklif etti. ‘Benim tecrübem, senin emeğin ile bunu yapabiliriz’ dedi. Fakat ben, ne iş ne de ticaret konusunda hiç bilgim ve deneyimim olmadığı için cesaret edemedim. Ama bu teklif, yıllar içinde bana cesaret gücü vermiş olacak ki 1960 yılında İstiklal Caddesi’ndeki Elif Bebek Atölyesini açtım. Zehra Müfit Saner 1956 yılında aramızdan ayrılmıştı. O yoktu ama ben onun dileğini yerine getirmiş olmaktan çok mutluydum.

Hobi olarak başladığım bu uğraşın bana bunca geniş ve renkli ufuklar açacağını ve bir bakıma hayatımı yönlendireceğini hiç düşünmemiştim. Hocam Zehra Müfit Saner’in benim hayatımdaki yeri çok kıymetli ve önemli demekte haklıyım değil mi?”


Nimet Demirbağ Sanlıman’ın Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde Kitre Bebekleri Ziyareti, 2017,
Fotoğraf: Kerem Sanlıman.


Nimet Demirbağ Sanlıman’ın Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde Kitre Bebekleri Ziyareti, 2017,
Fotoğraf: Kerem Sanlıman.


Nimet Demirbağ Sanlıman’ın Ankara Rahmi M. Koç Müzesi’nde Kitre Bebekleri Ziyareti, 2017, Soldan Sağa: Mine Sofuoğlu, Nimet Demirbağ Sanlıman, Kerem Sanlıman.


Zehra Müfit Saner'in en son öğrencilerinden Nimet Demirbağ Sanlıman için özel olarak yaptığı desen çalışması. Eserin alt kısmında şu ithaf sözleri yer alıyor: "Çok Kıymetli Tatlı Kızım Nimetçiğime hatıra, Zehra Müfit Saner, 20.2.1955".

Nimet Demirbağ Sanlıman, Kumarbazlar, Fotoğraf: Kerem Sanlıman.


Nimet Demirbağ Sanlıman, Ayakkabı Tamircisi, Fotoğraf: Kerem Sanlıman.


Nimet Demirbağ Sanlıman, Ağanın Kızı Fatma ile Rençper Mehmet (Türkiye Birincisi),
Fotoğraf: Kerem Sanlıman.


Zehra Müfit Saner tarafından Koç Ailesi için yapılan geleneksel figürler, 1936, kil, tahta, alçı, kumaş, kağıt hamuru,
Ankara Rahmi M. Koç Müzesi Koleksiyonu.


Zehra Müfit Saner tarafından Koç Ailesi için yapılan geleneksel figürler, 1936, kil, tahta, alçı, kumaş, kağıt hamuru,
Ankara Rahmi M. Koç Müzesi Koleksiyonu.

9 Aralık 2017 Cumartesi

DEVRİM ERBİL, ŞİİRSEL İSTANBUL SOYUTLAMALARIYLA F SANAT GALERİ’DE

Devrim Erbil, “İstanbul, Şiirsel İzlenim”, 2016, tuval üzerine yağlıboya, 110x130 cm.

DEVRİM ERBİL’in 13 Aralık 2017 – 5 Ocak 2018 tarihleri arasında F SANAT GALERİ’de yer alacak “İSTANBUL’A BAKIŞ” isimli resim sergisi öncesi Etiler Galliard’da düzenlenen basın kahvaltısında gerçekleştirdiğimiz röportajda Akademide geçirdiği 50 yılı, Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü dönemi, 2004 yılında açılan Balıkesir Devrim Erbil Çağdaş Sanat Müzesi ve kısa bir süre sonra Haliç’te açılacak olan Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi gibi 60 yıllık sanat yaşamının kilometre taşlarını konuştuk.

RÖPORTAJ: Ümmühan Kazanç

1937 doğumlu Devrim Erbil, 80 yıllık hayatına çok şey sığdırmış, yaşamını sanata ve sanatın geniş kitlelere yayılmasına adamış bir sanat insanı. 1955 yılında girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde, Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun öğrencisi oldu ve 1959 yılında mezun oldu ve aynı yıl arkadaşlarıyla “Soyutçu 7”ler grubunu kurdu. 1962 yılında Akademi’ye asistan olarak girdi. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli atölyelerinde görev aldı. 1963 yılında Altan Gürman, Adnan Çoker, Sarkis ve Tülay Tura ile Mavi Grup’u kurduktan sonra İspanya Hükümeti’nin sanat bursu sınavlarını kazanarak gittiği Madrid ve Barcelona’da başladığı sanat araştırmalarına Paris ve Londra’da devam etti. Türkiye Çağdaş Ressamlar ve Görsel Sanatçılar Derneği Başkanlığı, 1979-1982 yılları arasında İstanbul Resim Heykel Müzesi Müdürlüğü görevlerinde bulunan Devrim Erbil, 1981 yılında profesör oldu. 1985’te başladığı Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığını üç yıl sürdürdü. 1988-1990 yılları arası Yıldız Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde bölüm başkanlığı yapan sanatçı, 1990 yılında bu kez Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi dekan yardımcılığı görevine getirildi. 1991 yılında Devlet Sanatçısı ünvanını ile onurlandırıldı. 2002 yılında Balıkesir Belediyesi’nce Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi adıyla kişisel müzesi açıldı. 2004 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden emekli oldu. Sanatçı, 2005’te Doğuş Üniversitesi'nde Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı olarak göreve başladı ve halen öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. Ayrıca İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Mütevelli Heyet üyesidir. Devrim Erbil, akademideki unutulmaz elli yılını, 2015 yılında Tophane-i Amire’de açtığı “Akademi’de 50 Yıl” sergisiyle taçlandırdı. 2017 yılında 80. Yaşını yine birçok sergi ve etkinlik ile kutladı.


Devrim Erbil Hocamız ile F Sanat Galeri’de.
İlk sergisini daha lise öğrencisiyken Balıkesir Kültür Derneği, Çocuk Kütüphanesi’nde açtı. Yurtiçinde yaklaşık 160, yurtdışında 50 civarı kişisel sergi açtı. Katıldığı karma sergiler, sempozyumlar, kaleme aldığı makale, araştırma ve kitaplar, ulusal ve uluslararası ödülleri de düşünürsek, çok uzun bir liste çıkıyor karşımıza.

Tüm bunların ötesinde Resim sanatının tüm tekniklerini kullanıyor. Tuval resminin dışında özgün başka tekniklerle de eser üretiyor. Sanatı geniş kitlelerle paylaşmak anlamını taşıyan Gravür ve serigrafi, vitray, seramik, ahşabın olanaklarını kullandığı marküteri uygulamalar, ışık ve hareket kavramlarına yeni boyutlar kazandırdığı renkli pleksiglaslar, izleyiciyi resmin içinde dolaştırdığı Video Art çalışmaları ve tabii ki Devrim Erbil desenlerinin hayat bulduğu halı tasarımları.

Devrim Erbil’in, 2016 yılının Ağustos ayında Bodrum’da açtığı “Müzesini Düşleyen Resimler” sergisi, Devrim Erbil Sanat Eğitim ve Kültür Vakfı’na bağışladığı resimlerden oluşuyordu. Bu sergi, doğrudan HALİÇ’te açılacak Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi’nin ön gösterimiydi. Devrim Erbil, uzun yıllardır hayalini kurduğunu müzeyi şu sözlerle anlatıyor.


Yaklaşık 60 yıllık sanat yaşamınızda hem eğitim hem de üretim konusunda sanatın her alanında aktif olarak rol aldınız. Uzun zamandır müze açma planınız olduğunu duyuyorduk. Şimdi bu hayaliniz de gerçekleşiyor sanırım.
2017 yılında çeşitli sergi ve sanat etkinlikleri ile 80. Yaşımı kutladım. İlk olarak Şubat ayında Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin üç katına da yayılan bir sergi açtım. 150-200 civarı eser sergiledim. Akademide 50 yıl kaldım, emekli olduktan sonra dekanlıklar yaptım, hala üniversite ile bağlarımı koparmadım. İnsanın eli tuttuğu, gözü gördüğü, aklı yerinde olduğu sürece üretmeye devam etmeli. Ne yazık ki bazı sanatçılarımızın ismi büyük ama ortada eseri yok. Ben bu 60 yılı dolu dolu yaşadım. Bir koltukta birçok karpuz taşıdım. Bizim zamanımızda sanatın yan dalları yoktu. Şimdi sanat yönetimi diye bir bölüm var. 60 yıl önce böyle bir bölüm yoktu. Sanat yönetimi adı altında gerçekleştirilen tüm faaliyetleri biz kendimiz yapıyorduk ve hala kendimiz yapıyoruz.
Ayrıca sanatçı derneklerinde çalıştım. Ercüment Kalmık’ın Başkanlığı döneminde Çağdaş Ressamlar Derneği’nin Genel Sekreterliğini yaptım. Sanatçıların sosyal ve kültürel hakları için çaba harcayan bir dernekti. Bu vesileyle benden önceki kuşakları tanıdım. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu, Cevat Dereli, Ali Çelebi, Nurullah Berk gibi. Ben Bedri Rahmi’nin atölyesinde eğitim aldım. Biz akademinin ilk asistanlarındanız. Ben yedek subaylığımı yaparken Özdemir Altan ilk asistan olarak girdi akademiye. Ben askerliğimi bitirdikten sonra 1962 yılının Kasım ayında akademiye girdim. Yaklaşık üç ay süren, uzun bir sınav sürecinden sonra akademiye girebildim. Çok ciddi bir lise eğitimi almıştım ve çok başarılı bir öğrenciydim. Edebiyat ile ilgiliydim. Tüm yazarları tanıyordum. Sınavlara çok donanımlı olarak girdim. Atölye Hocam Bedri Rahmi o zaman yurtdışında olduğu için, jüride yer alamamıştı. Ona rağmen açık ara bir başarıyla asistanlık sınavlarını kazandım. Burhan Toprak Sanat Tarihi hocamdı. Ahmet Kutsi Tecer’den estetik dersleri aldım. Bedri Rahmi, Cemal Tollu ve Cevat Dereli atölyesinde asistanlık yaptım. Akademide 60 yılın canlı tanığıyım diyebilirim.
Sanatçı derneklerinde önce genel sekreterlik yaptım, daha sonra Çağdaş Ressamlar Derneği’nin Başkanlığını yürüttüm. 1980’lerin başında Görsel Sanatlar Derneği’nin Kurucu Başkanlığını yaptım. İlk Nejad Melih Devrim sergisini orada açtım. Bu dernek faaliyetleri sayesinde kendi hoca kuşağımdan önceki kuşakları da tanıdım. 1954-55 yıllarında İbrahim Çallı’nın derslerine girmiştim. İbrahim Çallı yeni emekli olmuştu. Akademiye gelip gidiyordu. Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Şeref Akdik, Eşref Üren, Cemal Bingöl, İhsan Cemal Karaburçak’ı tanıma şansım oldu. Akademi’nin kültür işlerinde de çalıştım. Daha ilk asistan olduğum yıllarda Türkiye Milli Komisyonu’nun Anadolu’da kültür haftaları olurdu. Erzurum’a, Trabzon’a, Kayseri’ye o haftalarda müzeden resim sergileri götürürdük. Topkapı Sarayı’ndan bazı işler gelirdi. Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nden minyatürler gelirdi. Devlet Opera ve Balesi’nden Suna Kan konser verirdi. Sebahattin Eyüboğlu gibi önemli Tarih hocaları, o toplantılara giderdi. Anadolu’ya Türk sanatını, kültürünü anlatmak için çaba harcardık. Ben de çok genç bir asistan olarak akademiyi temsilen bu toplantılara giderdim. Türk sanatı üzerine konuşmalar yapardım çünkü hem bilgi birikimine sahiptim hem de bunu anlatabilecek konuşma cesaretine sahiptim. Edebiyatla ilgilenmek, insanın daha rahat konuşmasını sağlıyor. Lisedeki çok değerli hocam Kadri Kiper’in yönlendirmeleriyle çok önemli edebi kazanımlarımız oldu. Edebiyat ile yaşam arasında bağlantı kurmak adına çok önemli yönlendirmeler yaptı.
Akademinin ve derneklerin sanatsal etkinlikleri, Osman Hamdi Ödülleri sayesinde sanatla, sanatçılarla, değişik kuşaklarla tanıştım. 1980’li yıllarda akademide Sanat Bayramları olurdu. Bu sanat fuarlarının ilk örneğini biz açtık. 1983 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nde Galeriler Sergisini açtık. İstanbul’daki yaklaşık 25 galeri katıldı. Yani günümüzdeki fuarların ilk başlangıcıydı onlar. Akademi’nin 1970 ve 80’lerdeki tüm etkinliklerinde yer aldım. Geçtiğimiz aylarda Salt’tan Vasıf Kortun ve ekibi geldi. Şimdi iki yıl süreyle benim bütün arşivimi alacaklar ve kayıt edecekler. Benim sadece sanatçı kimliğim yok. Bir koltukta birçok karpuz taşıdım. Hem sanatçı örgütleri, akademisyen, ressam, müzeci, kültür etkinliklerinin içinde olan biriyim. Bunlar kolay bir şey değil ve ben bunların hepsini çok ciddiye aldım.


Devrim Erbil, “İkili Bakış, Süleymaniye Camii”, 2017, tuval üzerine yağlıboya, 120x170 cm.

Resme ne zaman başladınız?
Ben edebiyattan ve şiirden geliyorum aslında. İlkokulda resim görmedim. Müze yok, sergi yok… Resim ile ortaokul yıllarında tanıştım. Ahmet Uzelli, Ahmet Sırrı Özbay, daha sonra İrfan Yılmaz, Perihan Ege gibi hocalarım sayesinde resme girdim ve birden bire sanata yöneldim. Liseyi bitirdiğim zaman birkaç sergi açmıştım Balıkesir’de. Akademiye çok kararlı olarak gittim. O dönemde Anadolu’daki çocuklar yatılı olduğu için Gazi Eğitim’e gitmeyi tercih ederdi. Hâlbuki ben akademide çok çetin bir şey ile karşılaştım. Hayatı kazanmak zorundaydım çünkü babam memurdu ve üç kardeş de okuyorduk. Ben en büyükleriyim. Akademideki ilk yılın birkaç ayından sonra hayatımı kazanarak üniversite tahsilimi bitirdim. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yanında çalıştım, mozaikler dizdik, eserlerine yardımcı olduk. O zaman İzmir Fuarı’na giderdiki, standların dekorasyon ve boyasını yapardık. Hatta ilk yılın sonunda Demiryolları’nda saati 60 kuruştan işçilik yaptım. Hayatımı böyle kazanıp geldim bu noktaya. O yüzden insanın gözü gördüğü, eli tuttuğu, aklı yerinde olduğu sürece çalışabilmesinin büyük bir mutluluk olduğunu düşünüyorum. Ben her sabah şükrederek kalkıyorum. Bugün de sağlıklıyım diyorum ve ailem, kendim, ülkem ve insanlık için çalışmalıyım diyorum. Yani gücüm neyse, bunu ben göstermeliyim. Onun içim tüm hayatımda inanılmaz bir tempoyla, birçok işi bir arada yaparak bu noktaya ulaştım.

Resim ve Heykel Müzesi’nde çalışmanız nasıl oldu?
Tüm bu çalışma tempomu bilen ve beni tanıyan akademisyenler, yöneticiler beni Resim ve Heykel Müzesi’ne tayin ettiler. 1979-1982 yılları arasında çalıştım. Neden müze? Bir, akademiye bağlı bir müze. İki, 1937 yılında Atatürk’ün talimatıyla kurulmuş. Atatürk’ün çok rahatsız olduğu, son dönemleri ve manevi kızı Ülkü yanında kalıyor. Müzenin açılması için emir veriyor ve bunun düzenlenmesi de Türkiye’de tek sanat kurumu olan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bu görevi veriyor. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde de Leopold Levy Fransa’dan gelmiş resim bölümünün başında. 1933 yılında da D Grubu sanatçıları Paris’ten dönmüş. Nurullah Berk, Cemal Tollu, Almanya’dan gelen Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Bedri Rahmi, sonra Sabri Berkel, Elif Naci, Abidin Dino katılıyor onlara. Böyle bir grup var. D Grubu’nun akademide olan sanatçılarıyla bütün emirler veriliyor. Türkiye’deki saraylardan, okullardan, nerede varsa resimler isteniyor. Resimlerin büyük bir kısmı Dolmabahçe Sarayı’nda zaten. Minyatürler, bir Bektaşi tekkesindeki portreden başlayarak, Mevlevi tekkelerindeki eserler, dini resim, halk resmi bir araya getiriliyor. Türk Halk sanatı örneği çok fazla yok. Müzeyi ben yeniden kurgulasam çok farklı bir geriye dönüş ile yola çıkabilirim. Oraya mezar taşlarından, halk sanatından, minyatürden örnekleri koyarak, ondan o hassas dönemin geçişini göstermeye çalışırım. Türk resminin Batılılaşma Dönemi’nin çok önemli bir dönemi var. O dönemi, Abdülmecitleri, sarayı, gidip gelen ressamları, oryantalistleri çok farklı şekilde kurgulardım ama müzenin kurgusunu Halil Dikmen yapmış. O zaman o da akademide galeri hocası. Halil Dikmen müze müdürü olmuş, çok zarif, mükemmel, filozof gibi biriydi. Mevleviydi. Müzeye gittiğimiz zaman ney çalardı bize. Leopold Levy ile birlikte gelen resimleri seçiyorlar, bir düzen kuruyorlar. Önce primitifler, Batı ile temas sırasında Batı etkisini alan yağlıboya resimler, Yıldız Porselen Fabrikası’nda çalışan bir kısım ressamlar, sonra klasikler dediğimiz Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyit ve Hüseyin Zekai Paşa, Halil Paşa var. Ondan sonra empresiyonistler, D Grubu, Modern resim diye gidiyor. Bunları düzenliyor ve müzeyi açılıyorlar. Atatürk geliyor, geziyor. O gün çekilmiş fotoğrafları var. 1979 yılında müzeye müdür olduğumda çok heyecanlanmıştım. Çünkü ben müzeyi hep kendimle yaşıt görüp, özdeşleştiririm. Çünkü 20 Eylül 1937’de müze açıldı, ben 16 Eylül 1937’de doğmuşum. Aramızda dört gün var yani. Bir de ben çok samimi bir Atatürkçüyüm. Onun Türkiye için değerini çok iyi hisseden, önemli bulan ve onun ilkelerinin, devrimlerinin, çağdaşlığının çok doğru bir yöntem olduğunu, Türkiye’nin bugünkü dünya içerisindeki konuma gelmesinde çok büyük rolü olduğuna inanıyorum. Bundan sonra daha iyi olması için de onun ilkelerinin her zaman geçerli olduğuna inanan bir insanım. Müze müdürü olduğum zaman böyle kutsal bir iş yapacağımı biliyordum ama kapalı bir müzeydi. Benden önceki müze müdürü Hüseyin Gezer’di. Ondan önce Halil Dikmen vardı. 60’lı yıllarda Halil Dikmen Güzel Sanatlar Müdürü oldu Ankara’da ve devletin sanat konusundaki tek danışma kurulu Akademi’ydi. 62 ya da 63 yılında Genel Müdürlük odasında kalp krizi geçirerek vefat etti. Sonra Nurullah Berk, bir altı ay kadar Sabri Berkel, sonra Hüseyin Gezer müdür oldu. Hem Atatürk’ün kurduğu hem de bu önemli sanatçıların müdürlük yaptığı müzede görev almak da çok önemli. Ayrıca müze kapalı bir müzeydi. Çünkü 1976 yılında müzenin bütçesi yok, müze müdürü akademideki görevinin yanı sıra bu işi sevdiği için yapıyor, oraya tayin ediliyor. Hiçbir maddi karşılık almadığınız, almayı aklınıza getirmediğiniz bir görev. Ama kendinizi vermeniz gereken bir görev. Hüseyin Gezer bir bakıyor akademide aktif görev almayan, gözü görmeyen, iş göremeyen elemanlar çalışıyor. Bütçe yok. Daha önceki yıllarda Devlet Sergileri’nden resimler alınır, oraya yollanırdı. Resim de gelmemeye başladı. Bina Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesi ama tavanı akıyor, her yer su. Hüseyin Gezer bu şartlar altında bir basın toplantısı yapmış 1976 yılında. Yani şemsiyeler ellerinde, bakın burası bir müze diyor. Böyle bir müze olur mu diyor. İçini döküyor, döküyor ve müzeyi kapatıyorum diyor. Paris’te Louvre, İngiltere’de National Gallery’nin kapanacağı duyulsa kıyamet kopar. Hüseyin Gezer de böyle bir tepki bekliyor. Ama çıt yok. Sonra müze 2-3 yıl kapalı kalıyor ve ben kapalı bir müzenin başına geldim. Ben müzeci değilim, ilk olarak kendimi yetiştirmeye çalıştım. Müze nedir, sadece biriktirir mi, gösterir mi, çağdaş müzeler nasıl yapıyor? Bütün dünya müzelerinden dökümanlar istedim. Bana yardımcı olmalarını istedim. Güzel dökümalar geldi. Burada da çok güvendiğim Sanayi Kalkınma Bankası’nda tanıdıklarım vardı. Orada çalışan ileri görüşlü, iyi eğitimli insanlar vardı. Onları müzeye davet ettim. Onlardan danışmanlık ve destek istedim. Onlar da seve seve yardımı oldular. Önce müzenin güvenliğinden başlayarak, bir yıl yoğun çalıştım. O sıra 80 ihtilali oldu. O dönemde İstanbul’da Tuğgeneral Naci Şekerevvelin Paşa vardı. Ben müze müdürü olarak bir müze destek derneği kurdum. Sevda Eczacıbaşı, Nurettin Sözen, Gültekin Elibağ vardı bu dernekte. Biz Naci Paşa’dan randevu aldık ve müzenin durumunu anlattık. Ülkeye gelen kişiler Topkapı Sarayı’nı geziyor, geleneksel sanat eserlerimizi görüyor ama çağdaş sanat eserlerimizi göremiyor dedik. Müzede 3500 eser var dedik. Bun müzeyi ele güne karşı açmak durumundayız dedik. Paşa bizi destekledi. Tomur Atagök, müze yardımcısı olarak göreve başladı, onun da enerjisiyle işe koyulduk. Naci Paşa her gün müzeye geldi. Uzun bir süre çöpler temizlendi ve 81 yılında müzeyi açtık. Müze açıldığı zaman, ben hiçbir derneğin üyesi olmadım ama Rotary, Leons gibi gruplar destek verdi. Dönemin Akbank Genel Müdürü Hamit Belli destek verdi. Müzenin kataloğuna Akbank destek verdi.
Resim ve Heykel Müzesi’ni benim müdürlüğüm dönemimde 1600 kişi geziyordu. Açtım ve gezilebilir bir müze haline getirdim. Müzenin Derneğini ben kurdum, orada kurslar veriliyordu. İlk başkanı İsmail Tunalı’ydı. İkinci başkanı Sevda Eczacıbaşı’ydı. Yönetim Kurulu’nda Ayşe Kulin, Nurettin Sözen gibi isimler vardı. Çocuklar için resim kursu yapıldı. 600 çocuk ders alıyordu. Sanatın toplum içinde yaygınlaşması, gelişmesi adına sürekli projeler üretiyorduk.
50 yıllık akademide kaldım. 1954-2004 yılları arasında. Daha sonra Kültür Üniversitesi’nde çalıştım. Şimdi kendim bir Güzel Sanatlar Üniversitesi açmayı düşünüyorum. Bunun için bir vakıf kurdum. Devrim Erbil Kültür ve Sanat Vakfı. Merkezi Kadıköy’de antikacılar çarşısında. Hem benim eserlerimi korusun hem de eğitime destek versin istiyorum.


Devrim Erbil, “Mavi Titreşim”, 2017, tuval üzerine yağlıboya, 140x140 cm.


2004 yılında T.C. Balıkesir Belediyesi Devrim Erbil Çağdaş Sanat Müzesi açıldı.
Bu müzede benim, benim kuşağımdan Adnan Çoker, Özdemir Altan ve benden sonraki kuşaktan olan Kemal İskender, Neş’e Erdok, Aydın Ayan’ın çalışmaları var. Ben 3-4 yaşlarındayken babam Balıkesir’e Demiryolları’na tayin olmuş. Ben lise son sınıfa kadar orada okudum. Hiçbir zaman kent ile bağlantımı kesmedim, beni severler, konferanslara davet ederler, sergiler açarım. Oranın kültürel gelişimiyle ilgilenirim. 2000 yılında orada müzem açıldı. Vali Utku Acun sınıf arkadaşımdı. Ben hep ona çağdaş müze ve çağdaş sanatın bir kent için ne kadar önemli olduğunu anlatınca müze açılmasına karar verildi. Ben resimlerimi verdim. Ama sadece benim resimlerimin olması içime sinmedi. Öğrencilerimin, arkadaşlarımın, sevdiklerimin de eserleri olsun istedim. Akademi mezunu, Londra’da yaşayan kızım ressam Renk Erbil’in de çalışmaları var.


Devrim Erbil, “İstanbul, Mor”, tuval üzerine yağlıboya, 105x105 cm.

Şimdi de Haliç’te bir müze açmayı planlıyorsunuz sanırım.
Müzecilik çok ciddi bir iş. Özel müzecilik ayrı, kamu yani devlet müzesi çok ayrı bir alan.
Ayrıca Lise’deki resim öğretmenimin durumu bana çok şey öğretti. Adnan Turani de ondan ders almış ve bir kitabın da Sırrı Özbay’ın çalışmalarına yer vermek istedi ama tek bir eserini bile bulamadık. Varisi yoktu, çalışmaları yok olmuş. Eserlerimim dağılmasını istemiyorum. Benim kendi seçtiğim, her dönemimden eserlere yer vermek istiyorum müzemde. Hatta bazen benim bir dönemimi çok iyi temsil ettiğini düşündüğüm resimlerimi geri satın alıyorum. Kendimin biçimlediği bir müze, vakfımın kolladığı bir yer olsun istiyorum. Bu eserlerimi vakfıma bağışladım. Eserlerimin en iyi korunacağı yer müzedir diyorum ve hayattayken bu eserleri bir araya getirip bir müze açmak istiyorum. Bu yıl, Beyoğlu Belediyesi Başkanlık Binası Sergi Salonu'ndaki "İstanbul-Şiirsel Bir Yorum" adlı kişisel sergimin açılış töreninde, Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, Beyoğlu Nişanı takdim etti. Sergi sonrasında müze konusu gündeme geldi ve Beyoğlu Belediye Başkanı’nın desteğiyle Haliç’te bir bina kişisel müzem için tahsis edildi.


Bodrum’da “Müzesini Düşleyen Resimler” diye bir sergi açmıştım. Bu resimler Haliç’te açılacak müzeye gidecek. Sanatçılar çocuğunun geleceğini düşünmek durumunda olduğu gibi eserlerinin de geleceğini düşünmek durumunda. Eğer eserlerinize değer veriyorsanız sahip çıkacaksınız. Sanatçının olduğu kadar, eserin de bir hayatı var. Eserlerimin geleceğini düşünmek zorundayım. Sırrı Özbay örneğinde olduğu gibi eserler bir arada olmazsa yok oluyor. Sanatçının bireysel katkısı kadar belediye, devlet gibi kurumların da çağdaş sanata destek vermesi, müzeler açması, sanatçıların eserlerini koruması, gelecek nesillere taşıması gerekiyor. 


Devrim Erbil, “İstanbul, Galata'da Kuşlar”, 2015, tuval üzerine yağlıboya, 85x150 cm.

7 Aralık 2017 Perşembe

LEONARDO DA VINCI EXPO: DAHİ İSTANBUL’DA



Dünyanın en büyük ve en kapsamlı Leonardo Da Vinci sergisi ‘Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da’, 14 Aralık’ta UNIQ İstanbul’daki UNIQ Müze’de açılıyor. Sanatseverler bu sergide, Madame Tussauds İstanbul’un meşhur Leonardo Da Vinci balmumu figürüyle karşılanacak ve 3 boyutlu sanal gerçeklik gözlükleriyle Flying Machine’i deneyimleyebilecekler. 

Leonardo Da Vinci'ye adanmış en önemli sergi olarak tasarlanan uluslararası bu sergi, prömiyerini yaptığı Brugge’ün (Belçika) ardından dünya turuna ilk olarak İstanbul’da başlıyor. Da Vinci’nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla birlikte; el yazması, tablo ve çizimlerin de replikalarının dahil olduğu 200’e yakın eseri sanatseverlerle buluşturacak olan ‘Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da’ sergisi, 14 Aralık’ta UNIQ Müze’de kapılarını açacak ve 7 Nisan 2018’e kadar devam edecek.




10 YILLIK TİTİZ BİR ÇALIŞMA
Belçika ve Lüksemburg’dan mühendis, tarihçi, grafik sanatçıları ve zanaatkârlardan oluşan 22 kişilik bir ekip, 10 yıllık titiz bir çalışmanın ardından bu benzersiz koleksiyona imza attı. Leonardo Da Vinci’nin hayatı boyunca yaklaşık 6.000 adet icat, icat geliştirme ile tablo eskizi yaptığı ve bunların çok az bir kısmını hayata geçirdiği tespit edilmiştir. Daha önce keşfedilmemiş birtakım konuları örnekleyerek Da Vinci hakkındaki bilgileri artırmak isteyen sergide, Da Vinci’nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla birlikte; el yazması, tablo ve çizimlerin replikalarının dahil olduğu 200’e yakın eser bulunuyor. Serginin dünya turuna ilk olarak Türkiye’den başlamasına vesile olan ve organizasyonunu üstlenen TurkMall Yönetim Kurulu üyesi Alper Eyüboğlu; Dünyanın en kapsamlı Leonardo Da Vinci koleksiyonu unvanı ile ziyaretçilerin huzuruna çıkan bu serginin, 7’den 77’ye herkese hitap ettiğini vurguluyor.


BU SERGİDE TEK BİR VİDA YOK
Dünyanın en büyük ‘Leonardo Da Vinci Makineleri Koleksiyonu’nun en önemli özelliği; sergide yer alan replikaların orijinal tasarımlara bağlı kalarak ahşap ve metalden yapılmış olması. Sanayi tipi hiçbir birleştirici unsurun kullanılmadığı replikalarda tek bir vida kullanılmadı. Da Vinci’nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak hayata geçirilmiş olan bu çalışmaların bazıları orijinal boyutlarında olup, kalan çalışmaların ise ebatları 60 cm ile 5 metre arasında değişen replikalardan oluşmakta.  

DA VINCI’NİN HALİÇ KÖPRÜSÜ REPLİKASI BU SERGİDE
‘Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da’ sergisinin en önemli ve 5 metre boyutuyla en büyük parçası; Da Vinci’nin Sultan II. Beyazıt döneminde inşa etmek istediği Haliç Köprüsü’nün replikası. 1502′de dünyanın en büyük, en güzel köprüsünü inşa etmek isteyen Da Vinci, Sultan II. Beyazıt’a bu talebiyle ilgili bir mektup göndermiş ancak köprü inşa edilememiştir. 2001′de, Norveç’te üstgeçit olarak inşa edilen köprü, küresel ısınmaya dikkat çekmek amaçlı buz maketleriyle de dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenmektedir.

ÇOCUKLAR, DA VINCI’Yİ KEŞFEDECEK
Sergi, sanat ve tarihi keşfetme misyonu ile çocuklarla ve okullarla paylaşma konusunda yararlı bir öğretim yardımı görevi yürütecek. Koleksiyonda yer alan birkaç eseri ve makineyi çocuklar kendi başlarına inceleyebilecek.

10 ORİJİNAL ESER BU SERGİDE
Sergi; Michelangelo, Albrecht Dürer, Giorgio Vasari, Donatello, Verrocchio, Giambologna, Raphael, Francesco Guardi ve Canaletto gibi Rönesans’ın diğer önemli sanatçıları ile Da Vinci’nin çağdaşlarının Da Vinci eserlerinden ilham alarak sunduğu örneklere ve orijinal belgelere de ışık tutuyor.   




SANATSEVERLERİ BİR DE SÜRPRİZ BEKLİYOR
Da Vinci’nin 200’e yakın eserinin sergileneceği ‘Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da sergisinin ziyaretçileri için hazırladığı bir de sürprizi var! 250 yıllık tarihi boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin sanat, tarih, spor, bilim alanlarında çığır açmış; dünyaca ünlü isimlerinin figürlerini ziyaretçiyle bir araya getiren Madame Tussauds İstanbul’un meşhur Leonardo Da Vinci balmumu figürü bir ay boyunca sanatseverlerle buluşuyor. İtalya Rönesansı’nın en önemli ressamı, mükemmelliğin ve insan zekasının en son noktasının gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi olarak kabul edilen Da Vinci’nin balmumu figürü, sanatçının 1500’lü yıllara ait oto portresi kullanılarak, 2016 yılında Madame Tussauds sanatçı ekibi tarafından tasvir edildi. Figürün yapım sürecine sanatçıya ait tüm portre ve eserlerin araştırılması ile başlandı, sanatçıya ait tarihi nitelikteki tüm görseller 360 derece incelendi. Balmumu figürün sadece taslağı için 150 kg kil kullanıldı ve figür yaklaşık 350 saatte tasvir edildi.

FLYING MACHINE’İ SANAL GERÇEKLİK GÖZLÜKLERİYLE DENEYİMLEME
‘Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da’ sergisi ziyaretçileri, 3 boyutlu sanal gerçeklik gözlükleriyle Flying Machine’i deneyimleyebilecekler. Gözlüklerle Haliç Köprüsü’nden uçarak 15 yy. İstanbul’unun üzerinden geçmek benzersiz bir deneyim sunacak.

Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da
14 Aralık 2017 -  7 Nisan 2018
Yer: UNIQ İstanbul / UNIQ Müze
Küratör: Jean-Christophe HUBERT
Sergi Teknik Sorumlu: Vincent Damseaux

Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul’da’ sergisi haftanın her günü 10:00-22:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Biletler Biletix’te.